
Ben ikisini birbirine çok benzetiyorum. Kan bağı olmadan benzerlik anca bu kadar olur.
BM Genel Kurulu toplantısından başlayalım.
Her yılın Eylül ayındaki bu toplantı iki çok farklı devlet türü için de çok önemlidir.
Gelişmiş ülkeler burada diğerlerini etkilemeye ve hava atmaya gelirler. Azgelişmişler ise ‘Başkanımız şöyle karşılandı, şöyle güzel konuştu, herkes hayran kaldı…” deyip kendi kamuoylarını etkilerler. Bu artık klasikleşmiş bir modeldir.
Bunun tipik örneğini bir haftadır doyasıya yaşıyoruz. Devlet radyoları ve yandaş televizyonlar CB Erdoğan’ın BM toplantısında nasıl etkili olduğunu, herkesle görüştüğünü, herkesin hayranlığını celbettiğini anlatıyor.
Bu normal, çünkü klasik modele tamamen uygun. Ama asıl ilginç olan, Trump’ın Erdoğan’ı her fırsatta muazzam övmesi.
Son olarak BM toplantısında parmağıyla da göstererek şöyle dedi: “Türkiye’den gelen, tam şuradaki dostum. Kendisi sert bir adamdır. Onunla uğraşmayın. Kendisi gerçekten harika bir adamdır.”

Trump, Netanyahu denen yaratığı ayakta ve iktidarda tutan adam. Bizim haklı olarak var gücümüzle desteklediğimiz Filistin’in devlet başkanı Mahmud Abbas’a vize verdirmedi BM toplantısına katılması için. Ki, evsahibi devlet olarak bunu yapması kadar nefretamiz diplomatik rezalet olamaz.
Erdoğan ise her ağzını açışta Netanyahu’yu ve İsrail’i baştan aşağı sıvayan adam. Dahası, eskiden beri ortaya attığı “Dünya beşten büyüktür” sözünü toplantıda yine tekrar etti ki, nerden baksan ABD’nin çıkarlarına taban tabana aykırı çünkü Güvenlik Konseyi’ndeki beş büyük devletin veto hakkının kaldırılmasını istiyor.
***
Nasıl oluyor bu kadar sevgi? Demek ki paylaştıkları ortak şeyler önemli.
Kimileri, muhalefetten hiç hoşlanmamak durumunun ikisinde de ortak olduğunu hatırlatıyor. Önce Türkiye’ye bakalım:
Erdoğan rejiminde tutuklu ve hükümlü gazeteci ve medya mensubu sayısı Türkiye Gazeteciler Sendikası’’na göre 13, sivil toplum derneklerine göre 27.
Mahkemede “sanık” olarak yargılanmakta olanların sayısı şu anda 350.
Yine şu anda gözaltına alınmışların sayısı en az 50; ortalama olarak her ay 3 ila 10 gazeteci gözaltına alınmakta.
Sadece son 7 ayda 6.644, son 2 ayda ise 2.034 hesaba erişim engeli getirilmiş vaziyette.
Unutmadan, bunların yanı sıra gık diyeni “cumhurbaşkanına hakaret”ten içeri atan bir TCK Md. 299 var.
ABD’ye bakalım:
ABD Anayasası’nda 1791’den beri artık tam bir tabu niteliği kazanmış bir kural vardır: Birinci Değişiklik (First Amendment): “Kongre’nin din, ifade, basın, barışçıl toplanma ve hükümete dilekçe verme özgürlüklerini kısıtlayan yasa çıkarması yasaktır.”
Buna rağmen Trump, kendisine karşı yalan haber yaptıkları gerekçesiyle 3 önemli basın organının (CNN, MS NOW ve Politico) Beyaz Saray’a erişimini yasakladı. Üstelik, “Diğer yalan haber kuruluşları da bunların arasına katılacak” diye ilan etti. Adalet Bakanlığı da bu yasağı ulusal güvenlik gerekçesiyle savundu.
Yani bu açıdan benzeşiyorlar; herhalde Trump bizdeki TCK Md. 217/A’yı duymuş olacak: “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu“. Fakat kendisi talihsiz, çünkü Türkiye’nin aksine orada (yine tabu niteliği kazanmış) Yargı diye bişey var.
Bu 3 basın kuruluşu Birinci Değişiklik’le korunan ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği gerekçesiyle hemen dava açtı. ABD Bölge Yargıcı Tim Kelly bu kuruluşların basın kartlarının derhal iade edilmesini emretti. Ayrıca, B. Saray kararının anayasaya aykırı olmasının muhtemel olduğunu belirtti.
Üç basın organı 25 Eylül Cuma itibariyle B. Saray’a dönmüş bulunuyorlar.
***
Ortak noktalar diyorduk:
Özgür Özel, CHP Genel Başkanı olduğu dönemde yaptığı bir miting konuşmasında, ABD Başkanı Donald Trump’ın oğlunun Dolmabahçe Sarayı’nda Erdoğan ile görüştüğünü ve şöyle dediğini iddia etmişti: “Bana Trump ile bir canlı yayın ayarlarsanız 300 tane Boeing uçağı almanın sözünü veriyorum.”
CB Erdoğan ise hemen yalanlamıştı “Arkadaşlar, sağıra hakaret etmek istemem de sağır duymaz uydurur. O adam da durmadan böyle uydurup duruyor.”
23 Eylül Çarşamba günü THY, 150 adede kadar Boeing 737 MAX uçağını kapsayan sipariş anlaşmasını CB Erdoğan’ın katılımıyla kesinleştirdi. Trump olayı kendi kamuoyuna şöyle duyurdu: “On milyarlarca dolarlık satış ve devasa ABD ihracatı, ülkemiz genelinde on binlerce Amerikan istihdamını destekliyor.”
Bu durumda ben Erdoğan olsam hemen kürsüye çıkar, “Bu sağır adam 300 demişti, bakın, sadece 150 tane alıyoruz” derdim.
Trump bir an önce Orta Doğu belasından kurtulup Pasifik’e odaklanmak istiyor, ama yerine güvendiği kimi kayyım bırakacak? Bilemem ama şunu bilirim:
Türk dış politikasının iki büyük ilkesinden (Batıcılık ile bölgede statükoculuk) ikisine de aldırmayıp S. Arabistan ve Pakistan’la Mekke Antlaşması’na girmiş bulunuyoruz. Ve dünkü haberlere göre genelkurmay başkanları toplanıp S. Arabistan’a Husi saldırıları konusunda bi karar verecekler.
CB Erdoğan acaba Batıcılık ilkesini Trumpçılık olarak mı anlıyor, diye zaman zaman aklımdan geçirmiyor da değilim.
***
Neler oluyor, 1639’dan beri İran’la ciddi biçimde çatışmamış olan Türkiye Trump’ın yaptırımlarını böyle sadakatle uygulamak karşılığında ne kazandı?
Ziyarete eli boş gidilmezmiş. CB Erdoğan eli dolu gitti. İran’a baş eğdiremeyen Trump’ın şimdi başlattığı ekonomik ambargoya gereği gibi iştirak etmekteyiz: İranlı Bank Mellat’ın faaliyetlerine son verdik, yine İran’ın Mahan Airlines’ın uçuşlarını durdurduk. Ayrıca, belki daha önemlisi hem THY’nin hem de A Jet ile Pegasus’un İran seferlerini sessiz sedasız kaldırdık.
Ama sonuç şu oldu: CB Erdoğan BM toplantısında Trump’la görüşemedi. F-35 uçaklarının satışından ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasından ise hiç haber yok.

İ. Bülent Çelik’in 25 Eylül 2026 tarihli karikatürü
Anadolu Ajansı’nın 24 Eylül tarihli “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan BM’de Yoğun Diplomasi Trafiği” haberine göre Erdoğan New York’ta şu devlet ve hükümet başkanlarıyla görüştü:
Kuveyt Veliaht Prensi ve Katar Emiri. Senegal, Ukrayna, Polonya, Vietnam ve Libya cumhurbaşkanları. Ayrıca İngiltere, Japonya, Banglades, Irak, Kosova, Lübnan, Gürcistan, Ermenistan başbakanları.
Bunlardan, Osmanlı döneminde Lehistan dediğimiz Polonya’nın cumhurbaşkanı, askerî ittifak NATO’nun Ankara zirvesinde CB Erdoğan’dan aldığı tabanca hediyesine karşılık kendisine barış örgütü BM’de bir kılıç hediye etti.
Bu hediyeyi, ‘Bizim Lehistan devlet başkanı ve başkomutanı Jan Sobieski’nin ağır süvari alayları sizin II. Viyana kuşatmanızı 1683’te bu kılıçlarla yararak Viyana’yı kurtarmışlardı’ olarak yorumlayanlar olursa, kötü niyetlidir, kaale almayınız.

Ne elde ettik BM toplantısından sonuçta dersek:
Hava ulaşımı tıkanan İran, Türkiye TIR’larını Gürbulak Sınır Kapısı’nda bekletiyor. Bugünle (25 Cuma) birlikte 8 gün olacak.
Husi saldırılarına karşı S. Arabistan’a askerî yardım konusunda üstümüze ne düşecektir, henüz bilemiyoruz.
Not: Yazıyı bitirdikten sonra Bİ OKUMASI VE AYRICA görselleri koyması amacıyla Bülent’e yolladım, Ayşe Hür’den okuduğu bişeyi yazdı ki, eklemek gerek:
1910 yılı. Yemen’deki Şii İmam Yahya isyan etmiş, orayı elinde bulunduran Osmanlı’yı canından bezdirmiş. Osmanlı askerlerinde ne yiyecek kalmış ne su. O sırada Libya’da Trablusgarp savaşı patlak vermiş durumda, Balkanların da her an eli kulağında.
Osmanlı, Şubat 1911’de Hamidiye kruvazörünü Yemen’e yolluyor isyan bastırılsın diye. Yahu, haritaya bi bakın; İstanbul nire Allah’ın Yemeni nire? Bunun, İngiltere veya Fransa’nın bu Arap topraklarını işgal etmesinden ne farkı var? Aynı dinden olunca işgal hakkı mı oluyor?
Hamidiye’nin Yemen’e gidip 40 taburla bayrak göstermesinin, İngiliz donanmasının dretnotlarının Kasım 1918’de Sarayburnu önüne toplarının kılıflarını çıkararak demirlemesinden ne farkı var?
Bırakınız geçmişi; şimdi Mekke Antlaşması yaptık ya, Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’ı canından bezdirdiği bir durumda, şimdi ister misiniz İran derken Yemen’de bataklığa saplasın bizi, Trump ve kardeşi?