Baskın Oran

Agik, abidik, gubidik…

1974 sonunda, uluslararası ilişkilerde azınlıklar üzerine araştırma yapmak üzere Cenevre’ye gitmiştim. AGİK’le (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı) orada tanıştık. O zamanlar adı AGİG (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Görüşmeleri) idi. Kimseciklerin adam olmasını beklemedikleri çocuklar vardır. Ona benzetmiştim. Ama, “kadayıfın altı” onca yıllık Soğuk Savaştan sonra pişmiş olacak ki, 1975’te ilk önemli meyvesini verdi: 1975 Helsinki Son Senedi.

Bu 1975 belgesi, uzun lafı kısa söylemek gerekirse, İkinci Dünya Savaşının bitişinin başlangıcıydı. Nasıl şey o öyle, bilmece mi lan bu, diyeceksiniz.

Her savaş, işin normali, yenenle yenilen arasındaki bir antlaşmayla biter.

1.Dünya Savaşı böyle olmadı. Bu sefer önemli olan, yenenle yenen arasında bir antlaşmaydı ve bu da yapılamadı. Çünkü tarihte ilk kez, yenenler arasında çok büyük ideolojik farklılık ve rekabet vardı ve bunlardan birinin (Sovyetler) savaşta çok hırpalanmasına rağmen kurduğu büyük etki alanına ideolojisini yaymış oluşu, öbür tarafı çok rahatsız ediyordu.   Sonuçta, Soğuk Savaş başladı.

İşte AGİK, bu Soğuk Savaşın Batı’nın kesin zaferiyle bitişi antlaşmasıdır. Ama, 1975 belgesiyle değil, ikinci doruk toplantısının yapıldığı Paris’te kabul edilen 1990 belgesiyle. Şöyle:

Deyim yerindeyse (çünkü bu futbol hastalığı denilen gerizekâlılıktan bıktım usandım), 1975 belgesi bir çift-kale maçtı. Çünkü, savaş sonu kazanımlarını Batı’ya tescil ettirmek isteyen Sovyet Blokuyla, Sovyet Blokunun yumuşak karnı İnsan Haklarını karşılık olarak öne süren Batı Bloku arasında yapılmıştı.

Oysa, gene deyim yerindeyse, 1990 Paris Belgesi tek-kale oldu. Çünkü ortada ne Sovyetler, ne de blokları kalmıştı. Batı’nın ekonomik ve kültürel değerlerinin tüm dünyayı teslim alması demek olan “Globalleşme”, ekonomisi de siyasal yapısı da arkaik kalmış Sovyetlerin defterini dürmüştü.

1975 belgesi baştan aşağı “güvenlik”le ilgiliydi. İnsan hakları yama gibi duruyordu. 1990 belgesi ise tamamen “insan ve azınlık hakları”yla ilgili oldu. Bunun sonucu olarak, büyük devletlerin egemenliğindeki Birleşmiş Milletlerden (BM) sıtkı sıyrılmış tüm ezilmişler  büyük bir umutla yüzlerini AGİK’e döndüler.

Ama, geçen haftaki Budapeşte doruğundan sonra, sanırım AGİK’in de yeni bir BM olduğu ortaya çıktı. Rusya, NATO’ya fırsat vermemek için güçlenmesini istediği AGİK’in Bosna trajedisi konusunda Sırplara tek laf etmesine bile olanak tanımadı. Batılılar da, zaten çıkarlarının olmadığı bu konuda bastırmadılar.

Ama, diğer yandan, aralarında çıkması zaten kaçınılmaz görünen kavga bir anlamda başlamış oldu. Bundan sonrasının ne olacağına ilişkin ipuçları belirdi.

Bundan sonra, böyle giderse, AGİK hızla BM’leşecek gibi görünüyor.         “Yeni Dünya Düzeni” rezaletinde, eski SSCB toprakları üzerinde “istikrar”ın sağlanması için Rusya’ya gereksinme duyan, ayrıca dünyanın başka yerlerinde (Kuveyt, Somali, Ortadoğu, Latin Amerika…) eli serbest kalsın isteyen ABD, Rusya’nın daha bir süre güçlenmesine izin verecek gibi gözüküyor. Ama, nereye kadar?

Bir yandan SSCB hayaliyle sarhoşlayan, bir yandan etrafındaki kuvvet boşluğuna ağzının suyu akan, bir yandan tekrar parçalanmaktan korkan, diğer yandan da içindeki bunalımlardan sağa sola savrulan Rusya kendini kontrol edebilecek mi? Zor. Sonuçta, İkinci bir Soğuk Savaşın başlaması beklenebilir.

Çelişkili olarak (ah, diyalektik, sen nelere kadirsin!), fena da olmaz hani. Çünkü, bu globalleşme rezaletinde, iki taraf çatışmaz da anlaşırsa, kıyamet asıl o zaman kopacaktır. Çünkü aralarında bu sefer ideolojik anlaşmazlık da yoktur!

Tüm ezilmişler yüzlerini büyük bir umutla AGİK’e döndüler. Yüzümüzü AGİK’e döndük. Ama, 1940’ların sonunda BM örgütünün uyandırdığı umut daha az değildi. Oluşma sürecindeki AGİK’i bir de bu açıdan görmekte ve özgürlük hesaplarını ona göre yapmakta yarar olabilir.

Önceki Yazı
Sonraki Yazı