
Geçen yıl 17 Eylül 2025’te Suudi Veliaht Prensi ile Pakistan Başbakanı, S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir Ortak Stratejik Savunma Anlaşması imzalamışlardı.
7 Ağustos 2026 Cuma günü CB Erdoğan günübirlik Suudi Arabistan’a uçtu. Aynı gün Mekke’de kutsal Kâbe yakınında yapılan bir törenle, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bu diğer iki üyesine katılarak Mekke Savunma Antlaşması’nı imzaladı.
Metni açıklanmamış bu Antlaşmanın özü, tanıdık bir ilkeye dayanıyordu:
Uluslararası ilişkiler terminolojisinde “kolektif güvenlik”, Türkiye sivil toplumunda “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, Alexandre Dumas’nın Üç Silahşörler’inde de “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” biçiminde ifade edilen bir ilkeye.
NATO’nun ünlü 5. Maddesindeki gibi, Mekke imzacılarının birine yönelik herhangi bir saldırı, tarafların her birine yönelik bir saldırı sayılacaktı.
***
Bu, “yeni bir Orta Doğu NATO’su mu kuruluyor?” yorumlarına yol açtı.
Oysa NATO SSCB’ye karşı kurulmuştu ve her savunma antlaşmasında olmazsa olmaz biçiminde bir somut tehdit odağı ilan edilirdi. Mekke’de böyle bir odak yoktu.
Buna mukabil Mekke Antlaşmasını savunanlar “S. Arabistan’ın parası + Pakistan’ın atom bombası + Türkiye’nin ordusu” biçimindeki denklemin Orta Doğu barışı için ne kadar önemli olduğunu ileri sürdüler.
Tehdit odağının İran veya İsrail olduğu söylenebilirdi ama, ABD’nin sabah akşam bombalamasına eyvallah dememiş olan İran üzerine hiç alınmadı, İsrail ise ABD güvencesine sahipti.

Tehdit odağının belirtilmemiş olmasının yanı sıra Mekke’de dikkatleri çeken başka şeyler de vardı.
İmzacılardan Pakistan, Afganistan’ın yanı sıra, son zamanlarda “yükselen ekonomi” olarak sivrilen Hindistan’la da ezeli Keşmir sorunu yüzünden sürekli çatışma halindeydi. Mekke Antlaşması, Şii dünyasının yanı sıra Hindistan’ın da durup dururken Türkiye’ye cephe açmasına yol açabilirdi.
Nitekim açmaya başladı bile: Hindistan’dan Türkiye’ye gelmek üzere bilet almış yaklaşık yirmi bin kişi uçuşlarını iptal ettiler. Zengin Hintlilerin şaşaalı düğünler için Türkiye’ye gelip büyük para harcamasına alışmış (ve bazılarını bizzat tanıdığım) insanlar saçını başını yolmaya başladı.
S. Arabistan’ı sorarsan, İran yanlısı Husi gibi örgütlerle de mücadele halinde. İran da oradaki Amerikan üslerini bombalayıp duruyor.
Her iki imzacının da yakın geçmişi çatışmalarla dolu. Hindistan Pakistan’a saldırırsa biz de Hindistan’a savaş mı açacağız? Mütecaviz İsrail S. Arabistan’a saldırırsa biz de İsrail’i mi vuracağız?
Öyle karışık durumlar var ki, o kadar olur. S. Arabistan’daki Amerikan üssünden kalkan uçaklar İran’ı vurduğu zaman İran da S. Arabistan’daki o üsleri vuruyor ya, o zaman Türkiye, ülkesi saldırıya uğrayan devlet sayılacak S. Arabistan’ın yanında savaşa mı girecek?
Dün gazetede okudum, Yemen’deki Husiler S. Arabistan’daki petrol rafinerisini İHA’larla vurmuşlar. Mekke Antlaşmasına göre Türkiye Husilere karşı mı harekete geçecek İran’a mı?
Ayrıca böyle bir durumda NATO müttefiklerimiz ne yapacaklar? Türkiye S. Arabistan’ın çağrısıyla müdahale eder ve İran’ın saldırısına uğrarsa NATO’dan destek gelecek mi?
***
Oysa bu iki “yeni müttefik”inin tersine, Türkiye’nin başında hiç böyle belalar yok şükür. Epey zamandır sakinleşmiş giden Kürt meselesi de Süreç sonucunda çözüme bağlanacak gibi gözüküyor.
Bu durumda, zaten NATO şemsiyesi altında olan Türkiye’nin bu antlaşmaya neden ihtiyaç duyduğunu anlamak mümkün değil. Şimdi hiç menfaati olmayan durumlarda taraf olmadığı çatışmalara sürüklenebilecek.
Pakistan’ın nükleer gücü varsa bunun kime ne faydası var Allahaşkına?
İki halkın birbirine maalesef fazla benzemesi yüzünden durup durup didiştiği Yunanistan’a karşı Pakistan’ın iki atom bombası sallamasını da isteyecek değiliz herhalde.
Hadi espriyi bırakalım; artık dünya savaşı çıkmıyorsa herkeste atom bombası var da ondan çıkmıyor. Atom Rusya’da var ama Ukrayna’ya atabiliyor mu?

Sadede gelirsek, Mekke Antlaşması’yla bölgede bir Sünni blok oluştuğu kesin.
Kesin de, Batı’nın yani AB ve ABD’nin bu olaydaki dahli ne kadar?
CB Erdoğan’ın İslamcı eğilimleri nedeniyle AB zaten Türkiye’yi yanına yaklaştırmıyor.
ABD’ye gelince, öyle anlaşılıyor ki Trump Çin’le uğraşmak için Pasifik’e yönelirken bu Sünni blokunu (daha doğrusu, Türkiye’yi) kendi yerine kayyım tayin etmiş.
Ankara’da şehrin hayatının içine okuyan NATO zirvesinde Türkiye’nin “kanat ülke”likten “merkez ülke”liğe “terfi” ettirilmesi Mekke Paktı’nın girizgahı olmasın?
AKP iktidarının 2011’den bu yana dış politikadaki ideolojik tutumu böylece kurumsallaşıyor ve Trump’ın iltifatlarına yol açıyor olmasın?
Anlaşmanın gelecekte başka ülkelere açılabileceğinin açıklanması bu korkutucu manzaranın alabildiğine genişlemesine yol açmayacak mı?
CB Erdoğan ne diyor diye merak ederseniz, kafalarımızı çok aydınlatıcı bişey söylüyor:
“Mekke Ortak Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılığı temel alan bir anlaşma. Bu anlaşma ile hiçbir ülkeyi hedef almıyoruz; amaç sadece bölge huzuru, istikrarı ve halklarımızın refahı” diyor.
***
Bu Mekke Paktı İran’a karşıdır filan deniyor ama, bi düşünün, İran’dan “sağlam” komşumuz mu var?
Bakın size tam 40 yıl önceki, 1986’daki bir olayı anlatayım.
Çok yakın mimar arkadaşım Affan böbrek taktırmak zorunda. Türkiye’de o sıralarda yapılamayan bir ameliyat. Benim de üniversiteden atıldığım sıralardan birine rast geldi, kalktık birlikte Londra’ya gittik. Hospital of St. John and St. Elisabeth’e kayıt yaptırdık, hemen yakındaki pansiyona yerleştik, dünyanın her yerinden böbrek bekliyoruz. Beklerken de yavaş yürümek şartıyla müze filan geziyoruz.
Bir seferinde devasa bir akvaryum kompleksine gittik, envai çeşit balıklar, balıklar, balıklar, deniz hayvanları…
O kadar vitrin arasında sadece bir tanesi dikkatimi çekti. Büyük bir el büyüklüğündeki balıklar hiç yüzmeden, kımıldamadan, suda asılmış gibi duruyorlar.
Gittim oradaki yetkiliye sordum bunlar niye böyle donmuş gibi duruyorlar diye. Aldığım cevap:
“Bunlar pirana. Birbirlerinin yanına yaklaşırlarsa birbirlerini ânında paralarlar. Onun için herkes yerinde mum gibi duruyor.”
40 yıl sonra, o adamın Türkiye ile İran’ı tarif ettiğini anlıyorum şimdi.
Çünkü bu iki ülke Orta Doğu’nun iki en dişli ağası. İkisi de birbirinin gücünü çok iyi biliyor. Fasılalarla 300 yılı aşkın bir süre savaştıktan sonra 1639 Kasr-ı Şirin antlaşmasını yaptılar ve tam 387 yıl oluyor, bir daha çatışmadılar. Çatışmaktan büyük bir dikkatle uzak durdular.
Londra’daki piranalar gibi.