Baskın Oran

Son mazoşist icadımız: İşmuni

23 Ekim Çarşamba günü Midyat’ta doğdu Şmuni. Önümüzdeki Çarşamba yedi haftalık olacak. Süryani bir ailenin kız evladı. Ama konuya hemen dalmayalım, Şmunicik ürkmesin. Çocuklar Nasreddin Hoca’ya bayılır, oradan girelim. Çok bilinen bir fıkra ama, olsun, Şmuni daha duymamıştır nasıl olsa:

İşler kesat gitmiş, Nasrettin Hoca eşeğini pazara götürüp açık artırmaya koymuş. Akşam yemeğinde karısına anlatmış: “Artıran çıkmayınca ben artırdım, üstümde kaldı, tellala bastırdım parayı, getirdim ahıra bağladım”. Karısı da: “Ben de kapıdan yoğurt alıyordum, adam tabağın darasını almadan doldurunca çaktırmadan bileziğimi o kefeye koydum. Bilezik gitti ama yoğurdu tam aldım” deyince Hoca gülmüş: “İyi, iyi, sen içeriden ben dışarıdan şu evi kurtaracağız!”.

Büyüklerimiz yukarıdan…

Hoca’nın ahfadı artık dışarıdan yerine “yukarıdan”, içeriden yerine “aşağıdan” iş tutuyor. Önce ülkeyi yukarıdan nasıl şey ediyoruz, ona bakalım. 2010 sonuna kadar çok iyi giden dış politikayı benzettik. Şimdi “ince ayar yapılıyor” lafı var ya, ben kabasına çoktan razıyım çünkü bütün komşular ve dostlarla boğaz boğazayız.

Şöyle özetleyeyim yeter herhalde: Aralık 2013 itibariyle Kıbrıs ve Ermenistan’la diplomatik ilişkimiz yok. Suriye, İsrail ve Mısır’da sefirimiz yok. Irak sefirimiz Başbakan Maliki’yi son 2,5 yılda ilk defa, o da “nezaket ziyareti” için geçenlerde görebildi. NATO standardına uymayan Çin füzeleri alıyoruz diye ABD’yle sürtüşüyoruz. İran ve Rusya’yla aramız daha kötü, çünkü yedi düvelin gazetesi yazmakta, El Kaideci isyancılar Türkiye üzerinden saldırıyor (mesela: Daily Telegraph, BBC Türkçe 30 Ekim 2013). Konya’da imal edilen 931 havan mermisi yüklü TIR Suriye’ye gitmekteyken bir “uyuşturucu ihbarı” sayesinde yakalanıyor. “Silah ihbarı” yapılsa yakalanmayacaktı da ondan mı?

Birbiriyle kavgalı bu kadar devletle aynı anda bozuşmayı başarabilen bizden başka ülke var mıdır? Geçenlerde sağlam yerden duydum, doğruysa, Erdoğan 2015 için demiş ki: “Ermenistan’a yaklaşmak gündemimizde yok. Önemsiz ve fakir bir ülke”. Fesupanallah.

THY Avustralya’nın ünlü medya yöneticilerini alıp getirmiş, TBMM Başkanı Cemil Çiçek tercüman aracılığıyla konuşuyor: “”NSW Parlamentosu’nun sözde soykırım kararına çok şaşırdım. Bu adım ilişkilerimizi zehirleyen bir durumdur. 100. yıl törenleri sıkıntıya girer”. Tören dediği, ANZAKların gelip Çanakkale’de her yıl yaptıkları anmanın 2015 ayağı. Hızını alamıyor: “Böyle olursa biz de sabah kalkar, Avustralyalılar binlerce kilometre uzaklıktan gelerek Çanakkale’de soykırım yaptılar, deriz” (Haber3, 19.11.2013).

Melbourne’da oturan can dostum Ankaralı Rafi var, Gençlerbirliği diye ölür ölür dirilir, her gün Skype’tan konuşmazsak kurtlanırız, “Avustralyalılar duyunca sinirden delirdiler hocam!” diyor.

Küçüklerimiz aşağıdan…

Şimdi gelelim, büyüklerimizin yukarıdan yaptıklarına küçüklerimizin aşağıdan katkılarına. Haberi ilk olarak Vatan’da Kemal Göktaş veriyor (26.11.2013). Midyat nüfus memuru kütüğe Şmuni yazmayı reddediyor: “İki sessiz harf yan yana olmaz, ya önüne ya arasına sesli koyacağız. Ya İşmuni, ya Şımuni” diyor. Baba da diyor ki, “Bu isim hem Süryanice, hem de bizim azizlerimizden Mor Şmuni’den. Üstelik, Trabzon var ya”. Çok bilmiş memur cevabı yapıştırıyor: “O şehir ismi!

Ve Şmuni’yi “İşmuni” diye kaydediyor, geçiyor. Oysa, ebeveynin istediği ismi reddetme yetkisi falan yok. İsmi kaydeder, sonra içine sinmiyorsa savcılığa bildirir çünkü başka makam usulsüzlük tespit ederse doğrudan nüfus memuruna dava açılıyor.

Ne diyorum biliyor musunuz? İnşaallaaah, şu yakınlarda mesela Bulgaristan’da Ahmet’in adını Sofya nüfus memuru mesela “Ahmedof” falan diye kaydeder de, aklımız başımıza gelir. Ama nerdeee? Eski mülkümüz Bulgaristan bu gerizekalılığı aşalı otuz yıl oldu. Özür de diledi yediği bu halt için.

Bu küçük memurların küçüklüklerinin ucu nereye gidiyor? Olay Vatan’dan sonra İMC TV’de yayınlandı, aileyle telefon bağlantısı kurularak. Gabriel Agirman’ın İsveç’teki internet sitesine ve oradan 84 ülkede seyredilen Süryani TV’si Suryoyo Sat’a atladı. Arkası da gelir. Artık, bilardodaki gibi, sayı üstüne sayı çekecek yedi düvel. Yahu, ne olur söyleyin, biz mazoşist miyiz?

Yasal durum ve Can Yücel

Millî kültürümüze, ahlâk kurallarına, örf ve âdetlerimize uygun düşmeyen veya kamuoyunu inciten adlar konulmaz” diyen bir Nüfus Kanunu vardı, Temmuz 2003’te çıkan 6. AB Uyum Paketi bunu değiştirdi, buram buram 12 Eylül Cuntası kokan “milli kültür ve örf-âdet” saçmalığını attı. Ardından, kanun bu değişiklik de dahil tamamen ilga edilerek Nüfus Hizmetleri Kanunu adıyla yeniden yapıldı (25.04.2006,   No:5490). Burada ve ilgili yönetmelikte isme ilişkin hiçbir düzenleme yok. Üstelik, 1928 tarihli Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un kısıtlamaları da söz konusu olamaz, çünkü Şmuni kızımızın adında Türkçe alfabede olmayan harf yok.

Bütün bunlardan emin olabilmek için çok sayıda insanla konuştum, bunların arasından çok sevdiğim eski bir öğrencim,  yurt dışında uygulama yapan bir başkonsolos arkadaşım işi özetleyiverdi: “Kamu personelinin genetik kodlamasında yasakçılık vardır. Takdir hakkı varsa, mutlaka vatandaşın aleyhine kullanır. Kanun değişmiş, yasaklar kalkmış, daha ne istiyorsun be adam. Sonra biz de uğraşalım gurbetteki Süryanilerin gönlünü kazanmak için”. Bu son cümle insanın içini kıyıyor ve her şeyi anlatıyor…

Sevgili başkonsolosum nüfus memurunu başçavuş yapan bir de Can Yücel şiiri yollamış:

Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri, / Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman´dan sonra / Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
Başımızda perensip sahibi bir başçavuş. / Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz… / Bi sen eksiktin ayışığı / Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!

 

Not: Ben bundan daha gabi bir ‘tartışma’ görmedim. Prof. Yasin Aktay “Türk diye ırk yoktur” deyince ortalık karıştı. Ne diyecekti yani? Sayalım ırkları: Beyaz, Siyah, Sarı, Melez. Buna belki Kahverengi de eklenebilir ama, ne Türk ırkı ulan, pardon, oğlan?

 

Önceki Yazı
Sonraki Yazı