
Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç’la tanışmıyorum; kendisini gazetelerden vs. görürüm.
Kürtler ise benim alabildiğine sıcak yakınımdır; bireyleriyle, partileriyle, barolarıyla, fikirleriyle, her şeyleriyle.
Ama Kürt arkadaşlarımın bu “Kürt kadını doktor muayenehanesinde” fıkrası hadisesinde sergiledikleri tutum beni biraz huzursuz etti.
Muhtemelen, Kürt kamuoyunu rahatlatmak için hemen harekete geçtiler ama
Önce, sosyal medya platformu X’te #RahmiKoçÖzürDile etiketiyle Türkiye gündeminde TT olup ilk sıraya yerleşen (ve Rahmi Koç’un hemen özür dilemesinden de etkilenmeyen) durumun çok kısa özeti.
Ardından da kritik analizine geçeriz.

Olay malum. R. Koç, İzmir’deki bir hastane açılışında konuşurken sağlık konusunda espri yapmaya kalkıyor: “Doktor, Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi perdenin arkasına gidin, soyunun’ deyince kadın demiş ki, ‘Doktor Bey, ilk sen soyun’”.
Davetlilerden yoğun kahkahalar, alkışlar. Gülenlerden biri olan Binali Yıldırım’a sorulunca, “Ben orada ne dediğini anlamadım” diyor. Siyasetçi olmak başka bişey.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, parti yönetimi ve başlıca milletvekilleri durumu “Kürt kadınlarını aşağılayan ırkçı söylem” olarak niteleyip çok sert tepki veriyorlar.
İlginçtir, Uçan Süpürge dışında kim varsa denebilecek kadar geniş bir kesim. Partinin önemli siyasileri, Diyarbakır Barış Anneleri Meclisi, KESK Van Kadınlar Meclisi ve DİSK gibi emek örgütleri, ayrıca Türk Tabipler Birliği aynı yönde düşünce belirtip özür talep ediyorlar. Van Barosu suç duyurusunda bulunacağını bildiriyor.
Baro’ya gerek kalmıyor çünkü İzmir Başsavcılığı ânında re’sen soruşturma açıyor, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçunu düzenleyen TCK Md. 216/2’den. Metnini aşağıda vereceğim.
Bu acelede, 1 gün önce Koç Holding’in 100. kuruluş yıldönümü vesilesiyle 6.000 holding çalışanının Anıtkabir’i ziyaretinin ve orada Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un “Büyük Atatürk’ün açtığı medeniyet yolunda laik Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkarak yolumuza devam edeceğiz” diye konuşmasının rolü var mıdır, bilemiyorum.
Yine bilemiyorum, Gezi Parkı olaylarında polisten kaçan göstericilere Holding’e bağlı Divan Oteli kapılarının açılmasının rolü de var mıdır. Çünkü bu olayın ardından uluslararası otelcilik sektöründe en prestijli ödüllerden sayılan Yenilikçi Konukseverlik Ödülü’nün (Hospitality Innovation Award) Divan’a verilmesi üzerine Gezi olayları yurt dışında daha da yankı yapmıştı.

Soruşturmanın arka planına baktığımızda, Adalet Bakanı Akın Gürlek Başsavcılığı arkalıyor ve AKP’nin ne kadar objektif ve adil olduğunu anlatıyor:
“Adaletin terazisi kimsenin servetine, unvanına veya statüsüne göre tartmaz; yargı, daima insan onurunu ve hukuku korur. Kadınların onurunu zedeleyen, haysiyetini inciten ve toplumsal hassasiyetlerimizle bağdaşmayan ifadeler, kim tarafından söylenirse söylensin asla kabul edilemez.
“Bu tür sözlerin bir ‘fıkra’ veya mizah adı altında sarf edilmesi, kadınlarımıza ve toplumumuzun belirli bir kesimine yönelik sergilenen bu nezaketsizliği hafifletmez”.
Bu arada, Koç Holding iştiraklerine İstanbul, Antalya ve Diyarbakır’da ateşli silahla dört saldırı yapılıyor.
Şimdi geçelim, CHP’nin mutlak butlanlanmasını bile şu sırada unutturmuş olan bu ilginç hadisenin kritik analizine.
***
Şuradan başlayalım: R. Koç’un nereden geldi aklına böyle bir fıkra?
Ayşe Hür X’te yazıyor:
R. Koç’un bu fıkrayı Dr. Müfid Ekdal’ın kitabından okuduğu muhakkak, çünkü tıpatıp aynı olay 1930-40’ların ünlü jinekoloğu Dr. Mahmut Ata’nın anılarında geçiyor. Ama Kürt Kadını değil, Köylü Kadını biçiminde:
“Birgün siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, ayağı poturlu köylü kocasıyla muayene odama girdi”. Fıkranın gerisi aynı.
Bizde Lazların zekasıyla apaçık alay eden sürüyle fıkra vardır. Burada Kürt Kadını diyeceğine Laz Kadını deseydi, Türkiye böylesine ayağa kalkar mıydı, bilemiyorum.
Dünyanın en büyük Kürt şehri artık İstanbul ama, bu Kürt ile Köylü arasında paralellik kurma durumu, fıkra ne kadar incitici ve ayrımcı nitelik taşısa da, 96 yıl önce doğmuş bir İstanbullu için suç kastı olarak değerlendirilemeyecek kadar sıradan bir şey.
***
Paralellik deyince, hatırlamadan geçemiyorum, benzer bir durumu şarkı sahnelerinden de hatırlıyoruz:
Mayıs 2026’daki bir konserinde fıkra anlatırken kullandığı “Kayseriliyle Yahudinin farkı mı var oğlum” sözleri üzerine sanatçı Mustafa Keser toplumsal linçe uğramış, Kayseri konseri iptal edilmişti.
Fark şuradaydı ki, o fıkra olayında “kötü” sayılacak Yahudi değildi; İsrail faşizmiydi. Bugün ortalığı karıştıran fıkra olayında ise Kürt ve Köylü, ikisi de “iyi”.
***
Olaya pür hukuk açısından bakalım:
TCK Md. 216/2 metni şöyle:
“Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Yani madde çok açık: bu aşağılama suçunun oluşması için 2 unsurun bir arada bulunmasını şart koşuyor: a) Kasıt; b) Aleniyet. Bunlardan ikincisi fıkra olayımızda mevcut, ama birincisi kesinlikle namevcut.
Milyarlarca dolarlık holding sahibi, Robert Kolej ve Johns Hopkins Üniversitesi mezunu 96 yaşında bir Beyaz Türk, holdingine ait bir hastane açılışında millete kahkaha attıran fıkrayı aynen ırkçı bir Türk militanı gibi Kürtleri aşağılamak için anlatacak!
Bunu asgari zeka ve hukuk bilgisi sahibi bir insanın kabul etmesi benim havsalam dışına taşıyor; tartışamayacağım.

Yukarıda, Kürt arkadaşlarım için, “bu olayın kendileri için ne tür bir sonuca yol açabileceğini yeterince düşünmemiş olabilirler” demiştim.
İki gazeteci arkadaştan şu alıntılar aynı şeyi söylüyor:
Yavuz Baydar yazıyor:
“Bizim toplumda herkes, refleks olarak, hoşlanmadığı bir durumu susturmak için devletin sopasına başvurur. Türkiye’nin en sistematik ifade özgürlüğü mağdurlarından biri olan Kürtler, bir fıkra için savcılığa koşuyor. Yıllarca TCK Md. 216’nın kurbanı olan, AİHM tarafından da haklı bulunan insanlar, şimdi aynı maddeyi R. Koç’a karşı kullanıyor.”
Yalçın Doğan’ın yazdığı da aynı mealde:
“Kendi illerinde benzer suçlamalardan dolayı açılmış davalarda ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini savunan avukatlar şimdi tam tersine, Cumhuriyet Başsavcılığı ile aynı trene biniyor”
Y. Doğan, “Kürtler için demokrasinin sadece Kürt hakları, Öcalan’ın ve PKK’nın affedilmesiyle sınırlı” olduğunu söylüyor ve bundan çok rahatsız. Ben buna katılmıyorum; bu iki unsurun bu denli öne çıkması konjonktürel.
Kürtler, kendileri dışındakileri destekledikleri oranda destekleyici toplayacaklardır; burası kesin.
Çünkü bir insan, kendi grubunun (sınıf, etnisite, din, vs.) dışında olanların haklarını savunduğun zaman değerli olur, esas.
***
Nitekim, İstanbul sivil toplumu beni Temmuz 2007 seçimleri için “bağımsız sol aday” gösterdiğinde şöyle bir olay yaşamıştım:
Değil bağımsız, partili bir sol adayın bile İstanbul’da Kürtlerin desteği olmadan kazanması epey güçtü ve bu durum halen böyledir.
O tarihte Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) eş başkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk idiler. Bir gün, henüz Ankara’dayım, ziyarete geldiler. Aynı seçim bölgesinde (İstanbul II. Bölge) aday çıkarmamak yöntemiyle partileri DTP’nin beni destekleyeceğini söylediler.
Bu tabii ki muazzam bir haberdi. Teşekkürler ettim, ama şunu söyledim:
“Bu benim adaylığım için paha biçilmez bir değerdedir. Yalnız, dostluğumuzun devamı açısından şimdiden konuşmalıyız, seçildiğim takdirde bağımsız kalırım. Partinize girmeden.”
Ahmet Türk’ün, Aysel Hanım’ca da hemen desteklenen cevabını hiç unutmuyorum:
“Hocam, zaten senin parti dışından olarak bizi desteklemen bizim için çok daha değerlidir.”
Biraz yukarıda söylediğimi başka kelimelerle tekrarlıyordu dostum Ahmet Türk: Sen Kürt değilsin ve tam da bu yüzden senin gibi birinin desteği bizim için daha değerlidir.
(Sonra, partinin İstanbul il başkanı kendini aynı bölgeden aday ilan etti ve ikimiz de kazanamadıktı).
***
Pek âdet değildir yazıyı tatsız bitirmek ama, X’te @seyfettingundu adıyla yayınlananı, bazı kişilerin kendilerini hangi seviyelere indirebildiklerini örneklemek açısından aynen vereyim ve öyle bitirelim:
“Namuslu Kürt Kadınlarına hakaret eden Rahmi Koç’un eşi Çiğdem Koç 1975 yılında evli ve üç çocuk sahibi olduğu halde evi terk edip başka birisiyle beraber yaşıyor. Namussuzluğun kitabını yazmış şeref yoksunu zat kalkmış bizim namusunuza dil uzatıyor. Buyurun Namussuzluğun tarihçesini okuyun Şerefsizliğin kitabını okuyun Deyyusluğun leveline şahit olun.”