Baskın Oran

12 Eylül askerî rejimi ile günümüz sivil iktidarı hakkında

İ. Bülent Çelik 15 Eylül 2026 tarihli karikatürü.jpg

Geçen hafta 12 Eylül askerî darbesinin 46. Yıldönümünü idrak ettik.

Atatürk Milliyetçiliği – resmî ideoloji dışı bir inceleme” konulu ve o dönem için çok eleştirel bir nitelik taşıyan doçentlik tezimi sabahlara kadar çaladaktilo yazıyorum. O sabah saat 03 müydü 04 müydü ne, radyodan askerî darbe anonsu.

Hiç unutmuyorum, ağzımdan şunlar dökülüverdiydi: “Oğlum Baskın, senin doçentlik tezi yengen.”

12 Eylül’de insanların neler çektiği herkesin malumu. Yine de Wikipedia’dan bir paragraf aktarayım:

650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü, 48 kişi (24 adli suçlu, 15 sol, 8 sağ, 1 ASALA militanı) idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.

Bugün işkence 12 Eylül’e nazaran çok çok daha az. Ama binlerce akademisyen ve yüz binlerce suçsuz kişinin nahak yere neler çektiği bahsini sadece kendimden bir-iki şey özetleyerek anlatayım:

***

12 Mart 71 darbesi sırasında da Cyrus Vance yürüyüşünden yatmış ve yine atılmıştım. Çünkü bunun cezası 6 ay iken, azılı Turancı ve antikomünist olduğunu sonradan öğrendiğimiz yargıç “trafiği engellemek” gerekçesiyle bizim cezayı takdiren 1 ay artırmıştı ki 6 ayı geçsin, memur olamayalım. Bunları “Nerde O Eski Mahpushaneler” kitabımda anlatmıştım.

Neyse, atılmıştım ama komşu fakülte Hukuk’tan arkadaşım Dr. Yıldırım Uler “özel kanun genel kanuna üstündür, Üniversiteler kanununda 6 ayı geçerse atılır diye madde yok” dediydi ve Danıştay onayınca göreve dönmüştüm.

Ama meğer 12 Eylül’ün provasından ibaretmiş 12 Mart. 81’de ilk defa çıkarılan YÖK yasasının uygulanmaya başlandığı 6 Kasım 82 günü okuldan atıldım. YÖK yasasına göre artık seçimle değil tayinle gelen Dekan Prof. Necdet Serin, “Bugüne kadarki hizmetleriniz için teşekkür ederiz, YÖK Yasası’nın ilgili maddesince görevinize son verilmiştir” diyordu odacının uzattığı zarfın içinde.

Hocam Prof. Turan Güneş gönüllü avukatlığımı üstlendi. Hukuk Dekanı Prof. Uğur Alacakaptan mütalaa yazdı. İkisini de minnetle anıyorum. Mahkeme göreve iade etti beni.

Başlamadan on gün tatil yapayım diye gittiğim Bodrum Gölköy’de tuttuğum odadan denize yürüyoruz, köyün aynı zamanda PTT acentesi olarak çalışan tek bakkalının gelini arkamdan seslendi: “Baskın Abi, Baskın Abi! Sana telgraf geldi.” Merkezden telgrafı telefonla okuyorlar, kız da eliyle yazıyor.

Hemen aldım okudum: “Sayın Baskın Oran, davayı kazandığınız görülmüştür, göreve başlamanız rica olunur. İmza: Dekan Prof. Necdet Serin.

Büyük sevinç! Ama bakkalın gelini yine bağırıyor arkamdan: “Baskın Abi, Baskın Abi! Sana bir telgraf daha var!”

Okudum: “Her ne kadar önceki telgrafımızda göreve başlamanız bildirilmişse de, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanununun 2. maddesine göre görevden alınmış bulunuyorsunuz. İmza: Dekan Prof. Necdet Serin.”

Bu ikinci telgrafın çekiliş saati 22.10. Bir öncekinin saati 22.00. Dekan N. Serin, göreve iade etmedi gerekçesiyle kendisine tazminat davası açmayayım diye önce göreve iade ediyor, sonra da on dakika içinde yeni haber gelmiş gibi ikinci tebligatı yapıyor. Saklıyorum bu telgrafları. Bunlar benim torunlarıma bırakacağım miraslar.

Biz o zamanlar Sıkıyönetim Kanunu’na karşı dava açabiliyorduk ve kazanıyorduk. Yani 12 Mart ve 12 Eylül’de Türkiye’de hukuk vardı, askerî hukuk da olsa. Askerî yönetim ile bugün “sivil” denen Tek Adam Rejimi arasındaki fark.

Bu çifte telgraflar olayında komşu Hukuk’tan bir arkadaş dedi ki:

Kanun istediği kadar kamu görevinde istihdam edilmemek üzere atılmıştır desin, hukukun genel ilkelerine göre olağanüstü kanunlar sadece olağanüstü durumlarda uygulanır. Bekleyeceğiz, Ankara’dan sıkıyönetimin kalktığının ertesi günü Rektörlüğe başvuracağız. Ret cevabı verecekler. Biz de o cevaba karşı Danıştay’a dava açacağız.

Bu arkadaş bugün benim gibi emekli olan ve halen bir vakıf üniversitesinde hocalık yapan Prof. Dr. Metin Günday’dır.

Sonuçta Danıştay haklı buldu ve 1402’ye karşı dava açıp kazanan ilk ben oldum, ondan sonra diğer arkadaşlar da kazanarak görevlerine döndüler.

Soldan sağa: Metin Günday, Turan Güneş, Uğur Alacakaptan, Yıldırım Uler

Tekrar söylüyorum: 12 Eylül askerî yönetiminde bile bir tür hukuk vardı ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na karşı bile dava açma hakkımız bulunuyordu.

Bugünkü “sivil” yönetimde, 2016’da yayınlanan Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzalayan akademisyenlere davalar açıldı ve görevden atılan bu gençler dava açamadılar.

Yasaların kullanılması yetmedi, yargılamaların yanı sıra yüzlerce akademisyen, cumhurbaşkanının imzasıyla yayınlanan KHK’lerle kamu görevinden atıldı, pasaportları iptal edildi ve sosyal hakları kısıtlandı.

2019’da AYM, bu akademisyenlerin cezalandırılmasının ifade özgürlüğü ihlali olduğuna karar verdi. Buna rağmen dava açanların ancak çok uzun bir süreç sonunda ve çok sınırlı bir bölümünün dönüşüne izin çıktı. KHK’yle Mülkiye’den atılan pırıl pırıl asistanım Dr. Elçin Aktoprak 10 yıl sonra hâlâ dönebilmiş değil. Üstelik dışarıdan doçentliğini de verdi bu arada.

Dahası ne var biliyor musunuz, askerî darbe zamanlarında ‘Bunlar gitsin biz doğruluruz, nasılsa hep kalamazlar’ vardı. Şimdi öyle değil. Hem muhalefet bir iktidar planı ortaya koyamıyor, hem de CB Erdoğan pek gidesi gözükmüyor. Buna yazının en sonunda tekrar döneceğim.

***

Eğer 12 Eylül askerî yönetiminin bu ülkeye yaptıkları en büyük kötülük nedir diye soracak olursanız, Kemalizm iddiasıyla gelip, halkın genel desteğini kazanmak için Siyasal İslam’a ortam hazırlamalarıdır. Din derslerinin ilk ve orta okullarda zorunlu kılınmasından başlayarak. Şu andaki MEB’nin projeleri malum.

Eh, askerlerimiz bir açıdan haklıydılar da. Çünkü o sırada, SSCB güneye inmesin diye ABD’nin Yeşil Kuşak, sonra da Ilımlı İslam projesi ilan edilmiş bulunuyordu. “Our Boys Did It!“i (Bizim Oğlanlar Becerdiler!) lafını buradaki CIA ajanları boşuna söylememişti herhalde. Bugünkü İslamcı Tek Adam Rejimi doğrudan doğruya 12 Eylül darbeci askerlerinin manevi çocuğudur.

***

Dünyanın her yerinde, bir iktidarın iktidarda kalabilmesi için asgari bazı durumları halletmesi gerekir:

1) Halk açlık düzeyine indirilmemiş olmalıdır;

2) Haksızlığa uğradığı zaman hakkını arayabilir olmalıdır;

3) Kendi oyuyla iktidarı değiştirebileceğine dair bir fikir sahibi olmalıdır.

Birinci şık: Ekonomi o vaziyette ki, motorinin litresi 100 TL’yi aşınca, petrol istasyonlarındaki sayaçlar işleyemedi, çünkü ancak 2 haneli fiyatları yazabiliyorlardı. Şimdi fiyat 3 haneli olunca sayaçların değişmesi gerekecek ki, bunun maliyeti de 212 milyon dolar. Şimdi geçici bir çare bulundu, motorin 4 lira ucuzlatıldı ve 3 hanenin altına indi. Bakalım sonra ne yapacaklar.

Bu, tabii, son İstanbul Borsası rezaletinin yanında peşrev niteliğinde. Şu anda bu olayda 515.000 kişinin yatırımını batıran ve tasfiye edilmesine karar verilen 130 fonun toplam büyüklüğü 826 milyar TL yani yaklaşık 17 milyar dolar.

Borsayı değil halkı sorarsanız, artık genel ücret haline gelmiş olan  asgari ücret 28.075 TL.

Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti: 48.305,38 TL.

Açlık Sınırı (dört kişilik ailenin aylık gıda harcaması): 37.388,30 TL. Yoksulluk Sınırı (aylık temel zorunlu harcamalar): 121.786,00 TL.

İstanbul Borsası’nın çökmekten beter hale geldiği, para yatıranların ne olacağının bilinemediği bir sırada, o da zaman istemekle birlikte tek kurtuluş çaresi: Dışarıdan gelecek yatırımlar.

***

Oysa, bu noktada kaçınılmaz olarak geliyoruz yukarıdaki ikinci şıkka: Hukukun bu durumda olduğu hiçbir ülkeye dış yatırım gelmez. Gelirse, ancak sömürge koşullarında gelir.

***

İktidarın halkın oyuyla değiştirilmesine yani üçüncü şıkka gelince:

Ülkede seçimlerin ne anlam taşıdığını bizzat Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ağzından şöyle öğrenmekteyiz:

2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek. Hep birlikte el ele, kol kola kardeşlik hukukuyla sahada olarak, vatandaşlarımıza anlatarak inşallah Türkiye Yüzyılı’nı tekrardan cumhurbaşkanımızın riyasetinde seçtirmemiz gerekiyor.

***

Bu koşullarda Tek Adam Yönetimi kalabilmek için, belediye başkanlarını alıverdiği muhaliflere nasıl baskı yapmasın?
Bu füze hızıyla artan ve çoğalan baskıları normal gösterebilmek için sanatçıları durmadan nasıl sevk etmesin madde kontrolüne?

Nasıl “Ailem Güvende” kampanyası açıp şimdiden 419 sosyal medya hesabına el koymasın?

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in imzasıyla 81 ildeki 175 Ağır Ceza Cumhuriyet Başsavcılığına “Ailenin, gençlerin ve toplumun genel ahlaka aykırı ve olumsuz etkileyen içerik ve oluşumlardan korunması” konulu bir genelge nasıl göndermesin?

Ülkenin en kolay vurulabilecek insanları olan LGBTİ’leri, Hüda’dan yani doğuştan farklı bir cinsel yapıya sahip olan bu insanları nasıl içeri atmasın? Nasıl kafelerini basmasın? Nasıl derneklerini kapatmasın?

Müstehcenlik diye bir suç yapıştırıp nasıl tepelemesin? Madde kullanımından tutuklanmadıkları halde, kanlarını ve saçlarını inceleyip kanıt bulamadıkları zaman nasıl “saç köklerinde olabilir” diye saçlarını kazıtmasın?

Dahası, Türk Ceza Kanunu’nda kendi iradesiyle para karşılığı cinsel ilişkiye girmek (fuhuş yapmak) suç değilken ve sadece fuhşu dışarıdan organize eden kişilerin eylemleri suç iken, üstelik kimse iş vermediği için bu insanlar açlığa mahkum edilmişken, bu insanları böyle doğduklarına niye pişman etmesin bu Rejim?

***

Hiç düşündünüz mü bilmem ama, 12 Mart ve 12 Eylül askerî rejimleri bunlara başvurmamıştı.

Önceki Yazı