
Bilinen şeyler ama, tekrar edeyim: Türk Dış Politikasının iki temel ilkesi vardır:
1) Batıcılık. Bu, 1718 Lale Devri’nin başından beri süregelmektedir; Batı’nın çeşitli bakımlardan gelişmiş yapısına ulaşmayı hedefler;
2) Statükoculuk. Kendi bölgesinde sınırların değişmesine karşı oluş. Bu, 1923’te Lausanne’dan sonra oluşmuştur. Ondan önceki Sèvres düzenini Türkler statükoculuğun tersi olan revizyonist bir yaklaşımla değiştirmişlerdir.
Çok yakın zamanlara, Suriye’nin kuzeyine en hafif tabiriyle “yerleşme”ye kadar bu iki ilke sağlam biçimde sürdürülmüştür. Çünkü Türkiye’nin bu tehlikeli bölgede varlığını devam ettirmesi, kurulu düzenin/sınırların değişmemesine ve büyük devletlerden hiçbirinin buraya rakipsiz hâkim olmamasına bağlıdır.
Fakat bu durum yakınlarda bozulmuştur. Şöyle ki:
***
1) AKP iktidarı, belki de Yunanistan’a üstünlük sağlamak için ABD’den F-35’leri istemiş, alamayınca 2017’de attığı imzayla 2,5 milyar dolara Rusya’dan S-400’leri almıştır.
Bir savunma blokundayken ve daha önemlisi bu blokta kalmak isterken, rakip savunma blokunun silahlarını almak tabii ki olacak iş değildir. Bu silahlar derhal depoya kaldırılmıştır ve örümcek bağlamış olarak orada kalmaya mahkumdurlar.
Böylece Tek Adam Rejimi, içinde bulunduğu ve içinde kalmaya devam edeceği savunma blokunun en önemli devletini ciddi biçimde yabancılaştırmıştır. F-35’lerin verilmemesi bunun sadece bir yönüdür.
Böyle bir durumda Rejim, Rahip Brunson’ı “Fethullahçıdır!” diyerek yoktan içeri attı, ardından Fethullah Gülen’le takas etmeyi teklif etti, sonra da Başkan Yd. Mike Pence’in yaptırım tehdidi üzerine serbest bıraktırıverdi

FOTOĞRAF: https://tr.wikipedia.org/wiki/Andrew_Brunson
Bugüne gelirsek:
ABD ve İsrail aleyhine yazı yazıyor diye eski milletvekili ve diplomatik pasaport sahibi Mehmet Metiner’e vize vermeyen ve bu reddin resmî gerekçesini “ülkesine geri döneceğine dair yeterli kanıt göstermemiştir” olarak açıklayan Trump yönetimine gık dememeyi sürdürüyoruz.
***
2) Böyle bir durumda Türkiye, Rusya’yla savaş içinde olan Ukrayna’ya 2019’dan itibaren İHA ve SİHA satmaya başlamıştır.
Hatta Rusya Nisan 2026’da yani geçen hafta yayınladığı bir bildiriyle, bunların yedek parçalarını temin etmeye devam ettiği için iki Türk savunma şirketini hedefe aldığını bildirmiştir.
Dahası Türkiye, Ukrayna bir Türk petrol tankerine Boğaz yakınlarında saldırdığı halde bu ülkeye açıkça tepki göstermemiş, bu sebeple yine Rusya’nın tepkisini çekmiştir.
***
3) Çok daha vahimi Türkiye, üç hafta önce yazdığımı tekrarlarsam, İstanbul Boğazı’nın hemen girişinde Beykoz’da bir NATO kolordusu kurulmasına rıza göstermiştir. Bunun adı da sanki inadına yapar gibi, “Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu”na bağlı “Deniz Unsur Komutanlığı”dır. Rusya’nın yumuşak karnının dibinde.
Aynı girişimle, Adana’da da Ortadoğu’ya ve daha vahimi Hürmüz’e yönelik olduğu besbelli olan bir “Çokuluslu Kolordu Karargahı–MNC-TÜR” kuruldu.
Bütün bunlar, Ukrayna krizi sırasında Montreux’yü (çok büyük olasılıkla, Dışişleri diplomatlarının bastırmasıyla) kelime kelime uygulamak sayesinde ülkemizin kazandığı büyük prestije zarar verdi.
***
R. T. Erdoğan yönetimindeki Türkiye niye böyle yapmıştır?
Çünkü şu anda inanılmaz bir saldırganlıkla dünyayı alt-üst eden ABD, karşısında bir devlet değil, bir Tek Adam Devleti istemektedir.
ABD’nin bu politikası Trump başa geçtiğinden beri muazzam kuvvetlenmiştir ama yeni değildir. Çok eskiden beri geçerlidir. Sadece, 2000’lerin başından beri iyice açık biçimde ifade edilmeye başlanmıştır:
a) Önemli CIA yöneticilerinden Graham Fuller 2000’lerin başında “Laiklere saygı gösterecek ılımlı bir İslam” talebinde bulunmuştur.

FOTOĞRAF: FULLER
Yani o sırada geliyorum diyen AKP+Fethullahçılar koalisyonu.
b) CIA Ortadoğu İstasyon Şefi Paul Henze 2006’da “Bir kişiyi ikna etmek, teşkilatlı bir yapıyı ikna etmekten çok daha kolaydır. Eğer o kişi bize yardım etmezse o tek kişilik yapıyı yıkarız, hallederiz” demiştir.

FOTOĞRAF: HENZE
Henze bu sözlerini şöyle gerekçelendirmiştir:
“Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı için mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir”.
Gerçekten, yakın geçmişe bakarsak, Henze’nin talepleri kendi ülkesi açısından tamamen realisttir. Çünkü 1950’lerde Tek Adam olan A. Menderes zamanında ilişkiler mükemmeldir ve Türkiye NATO’ya girmiştir.
Aynı durumun geçerli olduğu 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbelerinde ve şimdi de R.T. Erdoğan döneminde ilişkiler çok iyidir. Çünkü her birinde mevcut iktidar meşruiyeti dışarıdan temine çalışmaktadır.
***
Meşruiyet deyince, gelelim ünlü “bölgesel” Büyükelçi Tom Barrack’a.
Çünkü kendisi bu uzun zincirin son ve önemli baklası.
Bir emlak komisyoncusu olan 78 yaşındaki Barrack’ın Ortadoğu diplomasisiyle ilişkisi, kendisi doğmadan önce ailesinin ABD’ye Lübnan’dan gelmiş olmasından ibaret.
Daha da önemlisi, dilinin kemiği yok ve bu dil diplomasinin temel ilkelerine henüz pek alışamamış.

FOTOĞRAF: BARRACK
a) 7 Aralık 2025 DOHA Forumu’nda şöyle diyor:
“Bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin, ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur.”
Bu sözler, Trump’ın 4 Aralık 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni aynen yansıtıyor. Bu belge “Monroe Doktrini 2.0” demek.
2.0’ı izaha girişmiyorum, gençler benle dalga geçmesin diye. Ama bu Barrack’ı Mülkiye 1. Sınıf öğrencilerinin önüne atarım, Siyasi Tarih bilmiyor diye parça parça ederler.
b) 17 Nisan 2026’da Antalya Diploması Forumu’nda:
“Dünyanın bu bölgesi sadece tek bir şeye saygı duyar: Güç. Demokrasi arayışları çöktü. Bu coğrafyada işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri ile merhametli monarşiler ve/veya monarşik cumhuriyetler.”
Barrack, Osmanlı’yı uzun asırlar devam ettiren ama 19. Yüzyılda milliyetçiliğin çıkmasından sonra batıran Millet Sistemi’ni tavsiye ediyor Türkiye’ye.
Bu tür sözler, Trump’ın gelip bizzat kendi ülkesinde demokrasiyi şey etmesiyle çok net bir paralellik kurmakta.

FOTOĞRAF: TRUMP VE ERDOĞAN
Eylül 2025’te Barrack, çok önemli bir konuda Trump’la yaptığı bir konuşmadan bahsetmişti.
Şöyle ki, aralarında F-16 ve F-35 gibi meseleleri konuşuyorlar, “patronum” (My Boss) diye bahsettiği Trump’a soruyor:
“Tamam da Sayın Başkan, Erdoğan’ın neye ihtiyacı var?”
Trump kısa ve kuru bir cevap veriyor: “Meşruiyet”.
Ve açıklıyor: “Çok akıllı biri. Sınırlar, S-400’ler, F-16’lar filan değil mesele. Mesele meşruiyet.“
Yani Barrack, diplomatik “kariyer”inde, ABD’nin işine gelen pratiğin teorisini yapmaya çalışıyor.
***
R. T. Erdoğan ve Meşruiyet konusu?
Zor konu.
a) Herhalde vardır ama, kendisinin 4 yıllık üniversite diplomasını görmeye henüz muvaffak olamadık.
b) En yakın rakibinin, çeşitli mahkumiyetlerin yanı sıra 2.000 yıl hapsini istiyor. Bu, ülke üzerinde uygulanan muazzam baskının örneklerinden sadece bir tanesi.
Şu anda 15 medya mensubu içerde, çoğu tutuklanıp görevden uzaklaştırılan CHP belediye başkanı sayısı da 22.
c) “2018’de başkanlık sistemine geçildiği için” 2023 seçiminde kendisinin üçüncü değil ikinci defa aday olduğu ileri sürüldü ve Yüksek Seçim Kurulu da (YSK) bunu kabul etti.
YSK ayrıca, internet sitesine koyduğu gerekçeyle bu seçimdeki mühürsüz oyları geçerli ilan etti: “Sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışardan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar verilmiştir.”
d) CB Erdoğan, TBMM’deki iktidar partisinin genel başkanı olması nedeniyle Yürütme’nin başı. Aynı sebeple Yasama’ya hâkim. Yargı erkine gelince, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı iken muhalefete karşı tutumu çok tepki çeken kişiyi Adalet Bakanı ve dolayısıyla Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurul başkanı.
***
Durumun Özetinin Özeti:
Türkiye’nin başka bir bölgeye, ör. kalkıp İskandinavya’ya taşınması olasılığı hariç, kurulduğu andan itibaren uyguladığı Batıcılık ve Statükoculuk ilkelerini uygulamaya devam etmek tam bir mecburiyet.
Yakında ne olacağı bu fazla hızlı giden dünyada bilinemez ama, şu anda Tek Adam Rejimi bu temel ilkeleri hoş bir hatıradan ibaret kılmış durumda.
Statükoculuk’un ne duruma getirildiğini yukarıda özetledim. Rejim hem Ortadoğu düzenini altüst eden ABD’ye tek kelimeyle karşı çıkmadı, hem de Suriye’ye girerek statükoyu bizzat kendisi bozdu. Hatta, bu olayın İsrail’i cesaretlendirmiş olması çok mantıklı.
Buna bir de fevkalade önemli bir noktayı eklemeliyim:
Türkiyeli Kürtlerin silaha sarılmış olanları silahlarını ve palaskalarını yaktıktan sonra Rejim’in “Süreç”te devamlı ayak sürümesi bizzat “Yurtta Sulh”e ve Statükoculuğa darbe değil de nedir?
Batıcılık’a gelince, bu terimi dünyanın en batısındaki ABD olarak tanımladı.
Yalnız, burada şöyle acayip bir durum var ki, bu ABD kendi içinde artık “Batıcı” değil. Yani liberal, demokrat, özgürlükçü olmayı bıraktı. En basitinden tüm mültecilere, hatta Rümeysa olayını hatırlarsınız, yabancı doktora öğrencilerine bile hayatı zehir etmekte.
Hatta söylemesi bile acayip ama, ABD’nin başında artık evanjelik ve Siyonist, yani dinci bir Trump var.

FOTOĞRAF: DİNCİ TRUMP