
Mülkiye 62 mezunu; yani benden altı sene önce.
Benim 64’de birinci sınıfa başlamamın üç ay evvelinde yani Haziran 64’de, meşhur Johnson Mektubu geliyor. Mülkiye öğrencisi her hafta “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” sloganlarıyla yürüyüş yapıyor; bazen Kurtuluş Parkına, bazen de Tandoğan Meydanına kadar.
O tarihlerde, böyle hareketlerin başını çeken bizim okulda sadece solculuk vardı; ama neredeyse tamamımızın ideolojisi olan Kemalizm’le bağdaşması için anti-emperyalizm özünde bir solculuk.
Başka bir deyişle, o dönemlerde bizim solculuğumuz sadece sınıf açısından bakardı meselelere; Gayrimüslimler ve Kürtler gibi baskı altındaki grup ve halklarla ilgilenmezdi.
Böyle bir ortamda tabii ki “Kürt” kelimesi yasaktı. Yasağı bırak, ayıptı ve vatana ihanetti. En fazla “Doğulu” diyebilirdik ve üzerinde bundan fazla durmazdık.

Onun zamanında bu solculuk bile yoktu. 27 Mayıs darbesi hemen iki yıl önce gerçekleştiği için, Menderes rejiminin son üç yılında azgınlaşan baskılara ve hukuksuzluklara tepki olarak bir özgürlükçülük vardı sadece. Hatırlarım, ben 64-68 arası okurken, Mülkiye’nin ana binasının ön cephesinde 1959’dan kalma polis kurşunu izlerinin tamir sonucu silindiğini.
Tabii ki onun okuduğu yıllar daha da böyleydi: “Kürt yoktur Türk vardır”, “Kürtçe diye bir dil yoktur Dağ Türkçesi vardır”.
Ben bu tür şeylerin farkına çok ama çok geç vardım; 70’lerin ortasında filan.
Yalnız dikkat, bunu Kürt meselesi için söylüyorum. Yoksa, diğer ulusal tabumuz olan 1915 Ermeni meselesi açısından çok daha sonrayı, bir telefon konuşması sonucu Hrant’la tanışmanın zamanla derinleşen sonuçlarını beklemem gerekecekti.
O kadar ki, Hrant ve Rakel’le konferans için gittiğimiz Erivan’da Soykırım Anıtı önünde birisi bana bir karanfil vermişti, ben onu götürüp anıta koymaktan çekinmiştim…

Mülkiyeli olduğu için, biz talebeyken ve yeni mezunken aramızda onun bahsi geçerdi, Kürt meselesiyle ilgileniyormuş, yazıyormuş diye.
2021’de yayınlanan ve ek başlığı “Söz Konusu Vatansa Bilim Teferruattır” olan “Anılar”ında şöyle diyecekti: “Üniversite özerkliği bana iki defa uygulandı.”
Çünkü Atatürk Üniversitesi’nden Temmuz 70’te atıldığında, 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu uyarınca görevine son verilemeyeceği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermişti Danıştay. Ve üniversite, “Üniversitemiz 4936’ya bağlı değildir, Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır, özerk değildir” diyerek kararı uygulamamıştı.
Bu, sözünü ettiği birinci uygulanma idi.
O arada 12 Mart 1971 darbesi patlamıştı ve Kürt meselesine “bulaşmak” gerekçesiyle Diyarbakır Askerî Tutukevi’ndeydi. Tutuklu memurlar hüküm kesinleşinceye kadar maaşlarının 2/3’ünü alırlardı dönemin kurallarına göre. O da SBF Dekanlığına başvurdu.
Cevap: “Biz özerk bir üniversiteyiz. Böyle bir uygulamamız yoktur. Ama sonunda beraat edersen birikmiş maaşlarını alacaksın.”
Bu da sözünü ettiği ikinci uygulanma oldu.

Yüz yüze ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlıyorum:
Galiba 71 yılındaydı, odamdan çıktığım bir sırada karşılaştık koridorda. Sosyoloji profesörümüz Prof. İbrahim Yasa O’nu sahiplenmiş, benimkinin tam karşısında olan odasına alıp oturtmuştu onu. Çünkü Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi’nde asistanken Kürtler üzerine araştırma yapıyor diye görevine son vermişlerdi.
“Abi, hoş geldin. Ama bu Kürt meselesi biraz, nasıl diyeyim, tehlikeli. Şu sıralarda pek şey etmesen” diye mırıldandım.
O ise, yumuşak ve zor duyulacak volümdeki sesiyle şöyle demişti:
“Peki Baskın, ne zaman, ne zaman?”
Ne deseydim ki. Cevap verememiştim.

Peki, onun Mülkiye’de okuduğu dönemlerde solculuğun bile olduğu söylenemezdi ve üstelik O, Çorum İskilip doğumlu bir Türk olarak Kürt meselesine nasıl merak sardı?
Bizde son sınıfa geçen İdari Şube öğrencileri yaz aylarında staj için ilçelere gönderilirdi. Onu da Keban’a gönderdiler. Çok etkileyici bir olay yaşadı orada: Arazi anlaşmazlığı çıkınca gidilen yerlerde kaymakam, köylülerle ancak tercüman aracılığıyla konuşabiliyordu.
Mektepte öğrendiği “Kürt yoktur, Kürtçe yoktur” burada geçerli olmayınca şaşırdı. Öğrendiği bilgiler ile şimdi gördüğü olgular birbirini tutmuyordu ve üstelik bu durum başka köylerde de tekrarlanmıştı.
Staj sonu raporuna, “Tercüman olmadan kaymakam ile köylüler birbirini anlamıyordu” diye yazdı.
Staj bitince yedek subay olarak askere gitti. Becayiş (değiş-tokuş) yaparak Bitlis’i seçti çünkü Kürt meselesini kafasında çözmek istiyordu.
***
Bu kafa karışıklığının üzerine bir olay daha bindi askerde: O sırada K. Irak’ta ayaklanan Mustafa Barzani’yi izlemek için sınıra gönderilen takviye kuvvete atanmıştı.
Bi baktı ki, 700 km. mesafedeki Kars Arpaçay’da doğmuş kendi erlerinden bikaçı oradaki Peşmergelerle rahatça konuşuyorlardı ve böylece öğrenmişlerdi yanlışlıkla Irak’a geçtiklerini.
Bu onu daha da sarstı. Demek ki Kürtler vardı ve üstelik başka ülkelerde de vardı.
64’te sınavla asistan olduğu Erzurum Atatürk Üniversitesinde doktora tezi olarak Göçebe Alikan Aşiretini inceledi; yayla-kışlak arasında gidip gelen aşiretle birlikte yaşayarak.
Kafasındaki bilgiler ile tanık olduğu olgular arasındaki çelişkiyi sonunda çözmüştü.
***
Bundan sonrası ray üzerinde gider gibi gitti.
Solcu Kürt öğrencilerin 1969’da DDKO’ları (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) kurmalarına yol açacak olan 1967 “Doğu Mitingleri”ni gözlemci olarak izledi ve yazdı.
Bunlar sadece Atatürk Üniversitesi için değil, bütün düzen için biraz fazlaydı. Çünkü bu tür çalışmaları yapmaya o zamana kadar hiç kimse cesaret edememişti.
Kendisinin Kürt değil Türk olması bir miktar koruma sağladıysa da, TSK’sinden MİT’ine kadar devreye girdi Türk Devleti.
Doğan Avcıoğlu, o sıralarda hepimizin el kitabı haline gelen 1968 tarihli ünlü eseri “Türkiye’nin Düzeni – Dün, Bugün, Yarın”ı yayınlamıştı.
Ardından O da “Doğu Anadolu’nun Düzeni – Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller”i 1969’da yayınladı.
Üniversite görevine son verdi ve Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını da uygulamadı.
Nihayet, Haziran 71’de gözaltına alındı ve İsmail Beşikçi adını duymayan kalmadı. İşte, ilk yüz yüze karşılaşmamızı anlatmıştım ya bu yazının başında, benim karşımdaki oda dediğim yerden aldı polis onu. Diyarbakır’a götürüldü ve “bölücülük ve komünizm” suçlamasıyla 13 yıl talebiyle tutuklandı.

Bundan sonrası, artık yeni konferanslar, kitaplar, broşürler, mektuplar sonucu her seferinde uzayan cezaevleri listesinden ibaret oldu. O kadar ki, bütün kitaplarının teker teker toplatılıp, yasaklanıp dava konusu yapılmasının yanı sıra mahkemelere ve cezaevlerine bi tür abone kaydedildi İsmail Beşikçi.
1971’den 1999’a kadar 10 kez cezaevine girdi ve bu sürenin 17 yıl 2 ayını oralarda yaşadı. Bir cezaevinden ötekine nakledilerek.
Hemen belirteyim, mahkum cezaevi değiştirmekten hiç hoşlanmaz. Çünkü zar zor kurduğu düzen altüst olur ve yepyeni bir ortamda yeni mahkum ve gardiyanlarla yepyeni bir yaşam kurmak zorunda kalır yeniden. Zor iştir.
Üstelik, “azılılar”a uygulanan bir merasimden de geçmişti Beşikçi. Sürüldüğü cezaevlerinden birinin kapıaltında hoş geldin makamında özel tim veya gardiyanlar tarafından coplar, sopalar ve tekmelerle meydan dayağı yaşayarak.
***
Bu cezaevlerinin yaklaşık listesini, İsmail Beşikçi Vakfı yöneticisi İbrahim Gürbüz’ün “Çağımızın Sokrates’i İsmail Beşikçi” kitabından çıkartabildiğim kadarıyla vermeye çalışayım:

1971, Diyarbakır Cezaevi Sarı Hoca
Diyarbakır C.,
Adana C.,
İstanbul Toptaşı C.,
Sakarya E Tipi C.,
Kaynarca C.,
Sakarya Askerî Tutukevi;
Seymen Askerî Tutukevi;
İstanbul Bayrampaşa C.,
Ankara Ulucanlar C.,
Ankara Emniyeti (DAL);
İskilip C.,
İstanbul Metris C.,
Bursa Özel Tip C.,
Antep Özel Tip C.
***
Yazı fazla uzadı. Ama Türkiye’nin bu en cesur yürek insanının, her biri yayınlandıktan sonra toplam olarak 17 yıl içeride yatması sonucunu doğuran kitapların listesini de görmek isterseniz, yine İ. Gürbüz’ün eserinden adlarını vereyim:
1) Doğu Mitinglerinin Analizi;
2) Doğu Anadolu’da Göçebe Kürd Aşiretlerinde Toplamsal Değişme;
3) Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar -Göçebe Alikan Aşireti;
4) D. Anadolu’nun Düzeni – Sosyo-Ekonomik ve Etenik Temeller;
5) Bilim Yöntemi
6) Bilim Yöntemi – Türkiye’deki Uygulama-1, Kürdlerin Mecburî İskanı;
7) Bilim Yöntemi – Türkiye’deki Uygulama-2, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürd Sorunu;
8) Bilim Yöntemi – Türkiye’deki Uygulama-3, Cumhuriyet Halk Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu;
9) Devletlerarası Sömürge Kürdistan; Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt Sorunu (Belgeler);
10) Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürd Sorunu (Belgeler); 11) Bilim, Resmî İdeoloji, Devlet, Demokrasi ve Kürd Sorunu;
11) Bilim, Resmî İdeoloji, Deevlet, Demokrasi ve Kürd Sorunu;
12) Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama-4, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi;
13) Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama-5, Orgeneral Muğlalı Olayı, Otuz Üç Kurşun;
14) Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama-6, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Programı (1931) ve Kürd Sorunu;
15) Ortadoğu’da Devlet Terörü;
16) Kürd Aydını Üzerine Düşünceler;
17) Zihnimizdeki Karakolların Yıkılması, Yargılama Süreçleri ve Özgürleşme;
18) Başkaldırının Koşulları;
19) Unesco’ya Mektup;
20) PKK Üzerine Düşünceler;
21) Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama-7, Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi, 1915-1925;
22) Kürd Toplumu Üzerine (1971’den önceki yazılar);
23) Mahkemelerin Açtığı Yol;
24) Kendini Keşfeden Ulus Kürdler;
25) Bilincin Yükselişi;
26) Kirletilen Değerler, Demokrasi, Barış, Kardeşlik;
27) Kirletilen Kavramlar, Bilim, Eşitlik, Adalet;
28) Hukuksuz Adalet;
29) İşlevsizleşen Yasalar, Düşünce Yasakları, Dolandırıcılık Yasakları;
30) “Hayalî Kürdistan”ın Dirilişi;
31) Resmî Tarih Tartışmaları-6: Resmî Tarihte Kürdler (ed.);
32) Geçmişe Tanıklık – İsmail Beşikci-Yılmaz Öztürk Mektupları;
33) Rejimin Niteliği ve Kürdler;
34) Devlet ve Kürdler, Dil, Kimlik, Millet, Milliyetçilik;
35) Cezaevinden Mektuplar;
36) Cezaevinden Yazılar;
37) Uluslararası Anti-Kürd Nizam ve Yüksek Kürd Bilinci;
38) Barış, Yüzleşme, Müzakere;
39) Kürdler ve Geleceğini Belirleme Hakkı;
40) Söz Konusu Vatansa Bilim Teferruattır, ANILAR; (bu anılar İsmail Beşikçi Vakfı tarafından sesli olarak 2024’te internette yayınlanmıştır)
41) Yazılar (2017-2022)

İsmail ve Leman Beşikci
Ben yoruldum. Siz de yorulmuşsunuzdur.
Davalarda yaptığı savunmaları vs. atlıyorum.
Bitiriyorum.