Baskın Oran

Yurt içinde ve dışında Türkiye’mizin durumu

Geçtiğimiz hafta ülkemizde ve dünyada dişe dokunur hangi haberler manşete çıktı, bugün ona bakmayı öneriyorum. Önce yurdumuzdan bikaç havadis vereyim. Önceden söylemek gerekirse, bu tür haberler için birbirine taban tabana zıt 2 yorum var:

Birincisi, “Memleketimizin birlik ve beraberliğini terör belasından korumak için bu tür olayları engellemeye kararlıyız.

İkincisi de “Ülkemizde demokrasi ve insan haklarını hiçe sayan bu uygulamalara karşı koyacağız.

Yurdumuzdan başlayalım.

Saçını örerken çektirdiği videoyu sosyal medyada paylaştığı için, 16 yaşındaki A.K. “terör örgütü propagandası yapmak”tan (TCK Md. 220/6 ve TMK Md. 7/2 ve 7/5) İzmir 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklandı ve gazetelerin bildirdiğine göre çıplak aranarak İzmir’deki Şakran Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’ne konuldu.

Mahkeme, bu genç kızın “delillere etki etme ve kaçma şüphesi bulunduğu” (CMK m.100/2) gerekçesiyle tutukluluk halinin devamına karar verdi.

Tesadüf olmalı; yine İzmir’de, yine aynı suçtan, yine aynı cezaevine Dilruba Kayserilioğlu konmuştu. Suçu, Instagram’ın erişime engellenmesini ve Hamas lideri İsmail Haniye için milli yas ilan edilmesini bir sokak röportajı sırasında eleştirmekti.

Şu farkla ki, kendisi “Cumhurbaşkanına hakaret”ten de (TCK Md. 299) yargılanmış, ceza almış, ancak İstinaf’ta beraat etmişti.

***

Tutuklu gazeteci Enver Aysever hakkında “Halkın Farklı Özelliklere Sahip Bir Kesimini Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik”ten (TCK Md. 216/1) 1 yıldan 3 yıla kadar hapis talep edildi.

Bilirkişi raporlarına dayandırılan iddianamede, Aysever’in “sol görüşlü vatandaşları sağ görüşlü vatandaşlara karşı alenen tahrik ettiği” yer aldı.

***

Mersin’in Akdeniz ilçesine bağlı Karaduvar Mahallesi’ndeki İsa Öner Anadolu Lisesi’nde A.D. ile E.S. adlı iki öğretmenin 2024’te İlçe Milli Eğitim Müdürü tarafından okuldan uzaklaştırılmasına, ardından da kendilerine birer maaş kesme cezası verilmesine ilişkin dava başladı.

Bu iki öğretmen, ders saatinde veli izni ve öğretmen izni olmadan öğrencilerin ÇEDES etkinliğine götürülmesine karşı çıkmışlardı.
Çoğunluğu Arap Alevi (Nusayri) olan öğrenci velileri de okul idaresine, “Çocuklarımızı bizden habersiz müftülük etkinliğine götürmeyin” diye dilekçe vermişlerdi.

Haberlerde cezanın gerekçesi “dinî eğitimi engelleme” olarak geçmekteydi. Yani ceza “İnanç, Düşünce ve Kanaat Hürriyetinin Kullanılmasını Engelleme”den (TCK 115) verilmişti.

Açılımı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” olan ÇEDES bir protokol. Millî Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında 2021’de imzalanmış. Manevi danışman olarak imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu hocalarının MEB’na bağlı okullarda öğrencilere “değerler eğitimi” vermelerini öngörüyor.

Eğitim-İş Sendikası’nın açtığı davada avukat Uğur Uğuz, bu iki öğretmen için yaptığı savunmada şöyle demekte:

“Ders saatinde sınıf dışında etkinliğe katılacak öğrencilerin velilerinden izin kağıdı alınması gerekirken, bu olayda okul idaresi müftülüğün etkinliğine katılmak istemeyen ailelerden yazı istemiştir. Öğretmenler de bu fiilî duruma tepki göstermişlerdir” dedi.

Yine geçtiğimiz hafta içinde yurt dışından gelen önemli havadisler de şöyle:

Malum ya, I. ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra yani 1918 ve 1945’te küresel bir “yeniden planlama” vuku bulmuştu. Birincisinde İngiltere-Fransa tandemi (ikili bisikleti), ikincisinde de ABD ile SSCB dünyayı paylaşmışlardı. Aralık 1991’de SSCB dağılınca da benzeri bir küresel tsunami yaşanmıştı.

Trump’ın ortalığı dağıttığı şu anda AB, dünya politikasındaki siyasal, askerî ve ekonomik kasırganın sarsıntısını olanca sertliğiyle yaşıyor ve mecburen çılgın bir hareketlilik halinde.

Bu konuda Yavuz Baydar’ın ve ODTÜ Uluslararası İlişkiler Başkanı Prof. Özgehan Şenyuva’nın yazılarını okuyunuz. Ben bunlardan da yararlanarak sizler için yazayım:

***

Uluslararası siyaset ve ekonomi piyasasının altüst olduğu şu sırada, Belçika’da 12 Şubat’ta 16. Yüzyıldan kalma bir şatoda AB’nin uluslararası rekabet gücünün artırılması konulu bir AB zirvesi yapıldı.

AB’yle Ocak 1996’dan beri Gümrük Birliği içinde olan ve Aralık 1999’da resmen aday ilan edilen Türkiye’yi son derece ilgilendirdiği halde bu olay bizde haber bile olmadı.

Oysa bu şatoda “gerçek bir tek pazara geçiş” çağrısı yapılmıştı.,

Bunun anlamı ne derseniz:

Hem bir yandan Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonucu askerî harcamalar fena halde artmıştı, hem de devlet destekli üretim kapasitesiyle Avrupa sanayisini piyasadan silen (ve ABD’nin de fena halde karın ağrıları çekmesine sebep olan) Çin inanılmaz bir ekonomik güç olarak meydana fırlamıştı.

Buna ilaveten, Amerikan milliyetçisi Trump belasının gümrük vergilerini tavana vurdurma yöntemiyle yürüttüğü korumacılık AB’yi fena halde dara sokmuştu.

Türkiye açısından dahası, Ocak 2026’da AB 2 önemli serbest ticaret anlaşmasını yürürlüğe koymuştu.

Bunlardan biri, Hindistan çıkışlı ürünlerin büyük bölümüne düşük tarifeli ya da gümrüksüz erişim sağlayacak olan AB-Hindistan serbest ticaret anlaşmasıydı. Diğeri de, Güney Amerika Ortak Pazarı MERCOSUR’la (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay) ve Filistin, İsrail, Mısır, Singapur’la yapılanı.

Bu durumda, AB-TC Gümrük Birliği anlaşmasının fena halde etkilenmesi kaçınılmazdı. Üstelik Türkiye, Onur Özersin’in yazdığına göre son 30 yılda AB’yle ilişkilerde reel olarak yaklaşık 512 milyar dolar dış ticaret açığı vermişti ve son yıllarda bu durumu dengelemeye çabalamaktaydı.

Gerçek Bir Tek Pazar’a Geçiş”in anlamına gelince.

Bir kere, bizim cumhuriyetin ilk dönemlerinden hatırladığımız “Yerli Malı Yurdun Malı, Her Türk Onu Kullanmalı” sloganının Avrupacası, yani “Avrupa Malı Al” (“Buy European / Made in Europe”) sahneye çıkmış bulunuyor.

İkincisi, Türkiye açısından, Haziran 2026’da riskler somutlaşmaya başladı. Stratejik sektörlerde eğer Avrupa Malı Al uygulaması yasallaşıp kamu alımlarında kurumsallaşırsa, AB-TC Gümrük Birliği’nin bir türlü güncellenemediği şu ortamda, Türkiye AB dışında olduğu için, Türk mallarının AB kamu ihalelerinden dışlanması gibi bir durum oluşuyor.

***

12 Ocak şato toplantısının ardından Munich Güvenlik Konferansı yapıldı. 50’den fazla devlet başkanı, 100’e yakın bakan, ayrıca Suriye ve Irak Kürtleri katıldı.

Ama Türkiye Munich’e cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı veya savunma bakanı düzeyinde katılmadı. Sadece Maliye Bakanı M. Şimşek ve MİT Başkanı İ. Kalın gittiler. Şimşek Suriye Paneli’ne katılacaktı, fakat son dakikada nedense vazgeçti. Kürtlerin de toplantıya davet edildiğinden olmasın?

***

Tamam. Dünya Politikası’nın inanılmaz boyutlarda değişmesi Türkiye’nin işini zorlaştırıyor.

Ama şu da var:

Türkiye’nin ezelden beri dayandığı “stratejik konum”, Kürtlerin politikaya girmeleri ve bu arada Trump’ın ve Netanyahu’nun zırvalıkları sonucu riske girmiş ama artmış bulunuyor.

Bilmiyorum, bundan yararlanmak mümkün mü ama, AB’nin Trump’tan “stratejik özerklik” kazanma iddiası ve “tedarik zinciri güvenliği” vurgusu arttıkça Türkiye’nin konumu daha bir önem kazanıyor gibi.

Çünkü Türkiye’yi güncelliğini yitirmiş 30 yıllık bir Gümrük Birliği çerçevesine hapsetmek, AB’nin yeni yaptığı serbest ticaret anlaşmalarını kendi lehine yorumlamak açısından AB’nin kendi çıkarına hizmet etmiyor.

***

Çok daha önemlisi, bütün ekonomik analizlerin yanı sıra, Türkiye’nin “Bizi AB’ye alın” talebi, korkarım bu yazının başında aktardığım 3 yurt içi haber gibilerin artık duyulmamasına bağlı.

***

Son anda aklıma geldi:

Eğer Türkiye’mizin stratejik önemi ne olacak, hiç mi önemi yok diyorsanız, Y. Baydar hatırlatıyor:

Önceleri (İngiltere’nin bir zamanlar pek sevdiği splendid isolation kavramının tercümesi olan) “değerli yalnızlık”, sonraları da “stratejik özerklik” diye savunulan bu tavır, şu kaotik konjonktürde biraz fazla naif kalıyor gibi.

Önceki Yazı