
Almanya’nın doğurduğu Hitler’den sonra şimdi de ABD’nin doğurduğu Trump dünyanın başına büyük bela oldu. Şu farkla ki:
Hitler, Fransa’nın Almanya’ya dikte etme hatasına düştüğü Versailles Barışı’nın korkunç mali ve askerî hükümlerinin Alman halkını perişan etmesinden kuvvet alarak zuhur etmişti.
Nevzuhur Trump ise hiç böyle değil. Bir işgal geleneğini sürdürüyor. Avrupa’daki dinsel ayrımcılıktan kaçarak gelenlerin, ateşli silah görmemiş K. Amerika Yerli halkını soykırıma uğratarak kurdukları federal devletin saldırı ve işgal geleneğini: J. Monroe, T. Roosevelt, W. Wilson, H. Truman, D. Eisenhower, G.W. Bush…
Uzatmak istemiyorum ama aralarındaki bir fark daha:
Hitler Yahudileri soykırıma uğratmıştı. Şimdi Trump, soykırıma uğramış bu Yahudilerin kurduğu İsrail devletinin komşulara uyguladığı soykırım temelli politikanın memnun mesut aleti olmakta.

İki küresel bela arasındaki bu benzerlik ve farkların yanı sıra, Trump’ın insanları hayrete düşürecek kadar derin olumsuzlukların birleşmiş bütünü olduğunu iki hafta önce yazmıştım:
“Küba güzel bir ada. Havası harika. Küba’yı almak benim için bir onur olacak. Onu özgürleştirir miyim, ele mi geçiririm. Ama isterseniz gerçeği söyleyeyim: Onunla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum” diyebilen komple bir megaloman.
Çelişkiler içinde debelenen aşırı hırslı, dengesiz. “Siyonist Hristiyanlar” denilen Evanjeliklere mensup, dini politikaya alet eden kötücül bir kişilik.
Ben bu kadar olumsuz nitelikleri kolay kolay kimselere yapıştırmam ama, bu adam bi başka. Düşünün ki eski FBI direktörü ölüyor, “Öldüğüne sevindim” diyor yahu!.
Bu nitelikleriyle Trump ve Netanyahu, kimin kimi azdırdığı tartışma konusu ama, neredeyse tek yumurta ikizleri olarak çalışıyorlar.
Bunlar şimdi kalkıyor, eski İspanyol sömürgesi Venezuela’da Trump’ın sergilediği rezil ısınma hareketinden sonra, 2.500 yılı aşan bir devlet geleneğine sahip İran’a saldırıyor. Hiçbir çıkış planı (exit strategy) olmadan, bodoslama dalarak.

Sonuç:
Hürmüz Boğazı rezaleti üzerine piyasaları enerjisizlik heyulasına birdenbire toslayan Batı ülkelerinde, ABD başta olmak üzere, çığlıklar yükseliyor.
Ülke içinde, Yargı’nın çok önemli olduğu ABD’de bile Trump’ın kanun-kurul tanımaz kişiliği, enflasyonun fırladığı bir ortamda Merkez Bankası (Fed) dahil temel kurumlarla dalaşıp duruyor.
Washington’un en etkili yayın organlarından Axios’a göre, Trump’ın başkanlığı “modern dönemin en ölümcül ve saldırgan” yönetimine dönüşmüş durumda. Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joseph Kent zehir zemberek bir protesto yayınlayarak istifa ediyor; daha ne olsun.
Dışta ise, Körfez ülkeleri uğradıkları ciddi kayıplar sonucu diplomasi talep ediyor. Trump, onca aşağıladığı NATO ülkelerini (ve hatta Çin’i) “Hürmüz’ün güvenliğini koruma”ya çağırıyor, ama aldıran yok. Bunun üzerine “Korkaklar! Size ihtiyacımız yok zaten, hiçbir zaman da olmadı. NATO biz olmadan [Mao’nun 1958’de ABD için kullandığı terimden kopya çekerek!] kağıttan kaplandır” diyor.
Ayrıca, tahrik edilmek istenen Kürtlerin de kendi ülkelerine ihanet etmeyeceği ortaya çıkıyor.
(Bu vesileyle söyleyeyim de içimde kalmasın: Kızların üniversiteye başları örtülü olarak girmesini engelleyen bir rejimden 1 defa iğreniyorsam, kadınları başlarını örtmeye zorlayan bir rejimden de en az 2 defa iğreniyorum ama, İranlı olsaydım, bu ABD-İsrail rejim değiştirme saldırısına karşı hiç düşünmeden savaşırdım.)
Çelişkiler içindeki Trump, değiştirebilmek bi yana, saldırarak kuvvetlendirdiği İran rejimi karşısında yüzgeri edip 48 saatlik ültimatomunu 5 güne çıkartıyor, feryat eden piyasalar gevşesin diye. Şimdi, rejimini değiştirmeye soyunduğu İran’la diplomatik müzakerelere oturacakmış. Ama nasıl şeyse, aynı zamanda bölgeye mühimmat ve paraşütçü yığmaya girişiyor.
Bombalayıp öldürdükleri dinsel lider Hamaney’in yerine geçen oğlu öldürülmemek için gizlendiğinden Meclis Başkanı’nın yeni müzakereci olacağı haberlerini, “rejim değişikliği işi halledilmiştir” türünden acınası bir kendi kendini tatmine tabi tutarak.

ABD ekonomik ve askerî başatlığı sayesinde, hele de SSCB’nin dağılmasından sonra her konuda dünyaya tam egemen.
Bu nedenle bu devletin her istediği şey küresel kural oluyor. Hele de Trump türünden biri başına geçerse, hesapsız.
Ör. Netanyahu’yu tutuklama kararı veren Uluslararası Ceza Mahkemesi’ndeki ilgili heyetin başkanı Fransız Yargıç N. Gouyou artık kredi kartlarını kullanamıyor. Çünkü bu kartların kurumsal kökeni ABD.
Bu durumda, uzun zamandır ekonomik olarak ok gibi yükselmekte olan Çin’in stratejisi çok çok ilginç ve önemli:
Eski İpek Yolları’nı canlandıracak olan “Kuşak ve Yol”a girişiyor: Kuzeyden Avrupa’ya 11 günde ulaşacak demiryolu ve karayolu, güneyden de aynı amaçla bir denizyolu.
Çin’in ABD’ye karşı koymaya, hele de çatışmaya hiç niyeti yok; bu kesin. Ama ekonomik egemenliğini kırmaya giriştiği de kesin.
***
Gelelim Türkiye’ye. Bunları her gün okuduğumuz için uzatmıyorum, ama böylesi bir ortamda Türkiye nerede?
Tek Adam Rejimimiz genel olarak bu karmaşada temel hata yapmamaya gayret etti.
Amma velakin, 19 Mart’ta 11 Müslüman bölge ülkesi kalkıp da İran’ın Körfez ülkelerine yönelik bombalamalarını kınayan, İran’ın askerî eylemleri derhal sonlandırılmasını isteyen bir bildiri yayınlamaya kalkınca, gidip ona imza koydu.
Oysa, ABD-İsrail’in emriyle yayınlandığı belli olan bu bildiri, savaşı başlatan ABD-İsrail’i değil saldırı altındaki İran’ı suçluyordu. H. Fidan, o da zar zor, “İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarına ve bölgedeki yayılmacı politikalarına” değinme cümlesini ekletebildi. O kadar.

Bunun yanı sıra CB Erdoğan’ın epey kaçak güreştiğini ve olayı Netanyahu karşıtlığı ile İslam yandaşlığı temelinde alan demeçler verdiğini görüyoruz.
Rize konuşmasında, “Netanyahu’nun tahrikleri ile başlatılan İran merkezli saldırılar bölgemizdeki istikrarsızlığı daha da derinleştirmiş durumda. Şer güçlerin bir hesabı varsa alemlerin Rabbi olan Allah’ın da bir hesabı vardır” diyerek, Trump’a bulaşmayan bir söylem kullanmakla yetindi.
Külliye’deki iftar programında, Filistin ve İran’da insanlar salkım salkım öldürülürken, sanki Türkiye’nin tek derdi Mescid-i Aksa imiş gibi konuştu:
“İsrail; tamamen keyfi sebeplerle, hiçbir yetkisi olmadığı halde ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı 17 gündür Müslümanların ibadetine kapalı tutuyor.“
Oysa Saadet Partisi Gn. Bşk. Mahmut Arıkan, Kayseri’de yaptığı dış politikadaki temel yaklaşımlarının mazlumdan yana olmak olduğunu söyledi:
“Biz İrancı değiliz. Biz Siyonizmi ve emperyalizmi bildiğimiz için İran’ın yanında duruyoruz. İran Müslüman olduğu için değil.” Vallahi helal olsun.
Zaman gösterecek ama, geçen hafta da yazdım, görebildiğim kadarıyla Washington’un elindeki büyük koz olan Halkbank davasının Trump tarafından örtbas edilmesinin teşekkürü bâbında “Yabancı ülkeler arasında gönderilecek askerî malzemelerin Türkiye üzerinden transit geçişine izin” veren bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi imzaladı Erdoğan.
Her şeyi bırakın, eski içişleri bakanının geçen hafta sonunda şöyle diyebildiği bir ülke burası:
“Hatay’dan İsrail toplam 5 saattir… 300-400 bin şehit veririz belki ama İsrail diye bir memleket Allah’ın izniyle kalmaz”.
Aile terbiyemi bozmamak için yorum yapmayacağım.

Bundan önceki müzakerede arabulucu olarak İstanbul ve Umman deniyordu ama daha önce İstanbul’u önermiş olan İran Umman’da karar kılmıştı.
Bunun temel sebebi, haritaya bakın, daracık Hürmüz Boğazı’nın kuzeyinde İran, güneyinde de Umman Sultanlığı var. Yani bu ikili coğrafi durum bir kader birliği yaratıyor.
Ama sırf bundan değil. İran, Türkiye’nin bu işte sağlamlığına sanki pek güvenemiyor.
Şimdi de arabuluculuk olarak İstanbul, Pakistan, Mısır ve Umman’ın adı geçiyor. Bilemiyoruz ne olur, ama Türkiye’de iktidar baskılarının kötüden berbata gittiği, gazetecilerin haber yazmaya elinin varmadığı bir ortamda ülkemizin dış itibarı ne oluyor, bekleyip göreceğiz.
***
Prof. Süha Atatüre’nin CNBC programında hatırlattığı gibi “Birinin Mehdi, öbürünün Mesih beklediği” böylesi bir akıldışı uluslararası ortamda Türkiye, aynen Ukrayna olayında olduğu gibi, tek arabulucu olarak ortaya çıkabilirdi.
Hatta AİHM eski yargıçlarından Dr. Rıza Türmen’in 22 Mart tarihli T24’te yazdığı gibi, kendini hiç tehlikeye sokmadan uluslararası arenada saygın bir oyuncu olabilirdi.
Olabilirdi, eğer “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh”u gerçekleştirmek açısından insan hakları ve demokrasiye saygılı bir rejime sahip bulunsaydı.
Oysa, özellikle Yargı açısından, “Yurtta Sulh”e askerî darbe dönemlerinde bile bu denli uzak olmamıştık.