Baskın Oran

Trump ve Öcalan

Bu hafta yazmayı düşündüğüm konuyu değiştirdim:

Öcalan geçen yıl 27 Şubat 2025’te PKK’ya hitap eden çok önemli bir mesaj yayınlayarak örgütün silah bırakıp kendini feshetmesini istemişti.

Ardından tam 1 yıl sonra aynı gün devlete seslenerek, Süreç’in demokratik toplum ve hukuk temelli bir aşamaya geçmesini talep etti. Bunları ayrıntısıyla ele alacaktım.

Fakat şu anda İran’a saldırı olayı hem bizde hem de ABD’de gündemi tamamen değiştirmiş bulunuyor.

02.03.2026 tarihli T24’te Füsun Sarp Nebil’in yazdığı gibi, İran’a saldırı, Donald Trump isminin 38.000 küsur defa geçtiği J. Epstein dosyasını unutturdu; Amerikan sosyal medyasında bu saldırı “Operation Epstein” diye geçmekte.

Bizde de “Süreç” açısından büyük önem taşıyan Öcalan mesajlarını gündemden düşürdü.

Şu anda İran’a yapılmakta olan saldırı Trump-Netanyahu çiftinin eseri olmakla birlikte, önce bunlardan birincisini ele alalım çünkü ikincisinin encamını da ortaya çıkarabilir.

***

1) Trump saldırgan ve megaloman bir milliyetçi.

Trump, ABD’de çok sağlam olan saldırganlık geleneğinin şimdilik son ve en mümtaz temsilcisi. Şöyle ki:

1823’te Başkan J. Monroe’nun Monroe Doktrini “Amerika Amerikalılarındır” şiarıyla Latin Amerika’yı “backyard” (ABD’nin Arka Bahçesi) ilan etmiş, burada Avrupa emperyalizminin yerine geçmişti.

Ardından, “Yumuşak konuş ve büyük bir sopa taşı; çok ileriye gidersin” demesiyle tanınan Başkan T. Roosevelt ve 1901’den itibaren “Big Stick” (Büyük Sopa) politikasıyla uluslararası polis gücü gibi davranarak L. Amerika’ya egemen oldu.

Ardından, okullarda “14 Nokta/Wilson İlkeleri” kavramıyla özdeşleştirilen Başkan W. Wilson, konumuz açısından “İyi birini seçmeyi G. Amerika cumhuriyetlerine öğreteceğim” demesiyle akıllarda kaldı. “Moral Diplomacy” (Ahlakî Diplomasi) uygulamak ve “Demokrasiyi Yaygınlaştırmak” için, 1850’lerden beri ortalıkta olan “America First” (Önce Amerika) şiarını 1912’de L. Amerika’ya seleflerinden daha fazla askerî müdahalede bulundu.

ABD tarihinde örnekleri ibadullah olan bu “gelenek” şimdi de Başkan D. Trump tarafından MAGA (Amerika’yı Tekrar Büyük Yap) sloganıyla sürdürülmekte. Kullandığı ilk yöntem, Çin’in rekabetini önleyeceğim derken sürekli bi yükseltip bi düşürdüğü, sonra yine yükselttiği, özellikle AB’yi zor durumda bırakan gümrük tarifeleriyle oynayışı.

ABD 1953’te İran Başbakanı M. Musaddık’ı bir CİA darbesiyle Başkan D. Eisenhower zamanında, 1973’te de Şili Cumhurbaşkanı S. Allende’yi Pinochet darbesiyle R. Nixon zamanında düşürmüştü.

Şimdi Trump diğer başkanlardan daha kararlı: İran’da Ayetullah A. Hamaney’i düşürmeyi “bunker buster” (sığınak delici) bombalarla kestirme yoldan halletmiş bulunuyor.

Toplantılarda sürekli kaldırıp o fiyakalı imzasını gösteren ve yaptığı konuşmalarda övünmeye geniş yer ayıran Trump, kendisine büyük özgüven getiren Venezuela olayını şimdi Hamaney sonrası İran’da tekrarlamak istiyor: “Hamaney’in oğlu hafif bir isim. Venezuela’daki Dercy [Rodriguez] gibi, atama sürecinde benim de yer almam gerekiyor.

*** 

2) Trump çelişkiler içinde ve aşırı hırslı bir politikacı

a) George W. Bush ABD’si, Mart 2003’de Irak’a Özgürlük Operasyonu’nu bu ülkede kitle imha silahları bulunduğu ve Saddam’ın terör gruplarıyla ilişkili olduğu gerekçesine dayandırmıştı. Bu iddiaların yalan olduğu işgal sonucu kanıtlanmıştı.

Şimdi Trump İran’a saldırıyı, bu ülkenin (nükleer silah üretmek için) uranyum zenginleştirmesini önlemek gerekçesiyle başlatmış bulunuyor. Bu dünyada atom bombası kullanmış ve Hiroşima’da “Little Boy”la (Küçük Oğlan) 140.000, Nagazaki’de ise “Fat Man”le (Şişman Adam) 143.124 sivili öldürmüş tek devletin kendi ülkesi olmasına aldırmadan.

b) Trump, Amerikan çıkarlarına hizmet etmemekle ve vergi mükelleflerinin parasını israf etmekle suçladığı tam 66 tane uluslararası örgütte ABD’nin üyeliğini ve finansmanını sonlandırdı. Bu önemli kurumlar arasında şunlar da var:

Uluslararası Adalet ve Hukukun Üstünlüğü Enstitüsü (The IIJ); BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC), BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (UN Women), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC);

Trump ilk başkanlık döneminde (2017-2021) ABD’yi şu uluslararası kuruluşlardan da çekmişti:

BM Dünya Sağlık Örgütü (WHO), BM Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı (UNRWA), BM İnsan Hakları Konseyi ((UNHRC) ve BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO).

Oysa, ABD vergi mükelleflerinin parası konusunda bu kadar titiz olan Trump, NY yargısının 2019’dan beri kendisine karşı yürüttüğü vergi kaçakçılığına ilişkin geniş bir soruşturmayı ilk başkanlık döneminde (2017-2021) engellediği gerekçesiyle 110.000 dolar para cezasına mahkum edilmiş bir kişi.

Dahası; Trump’ın adını taşıyan emlak şirketi, 15 yıl boyunca vergi makamlarını dolandırmak için plan yapmaktan suçlu bulunmuş ve Ocak 1923’te 1,61 milyon dolar para cezasına çarptırılmıştı.

c) Nükleer rekabeti dengelemek ve öngörülebilirliği sağlamak amacıyla iki süper gücün nükleer cephaneliklerini sınırlayan ve denetleyen 2 önemli antlaşma yapılmıştı.

Bunlardan birincisi, karadan fırlatılan nükleer ve konvansiyonel kısa/orta menzilli füzeleri yasaklayan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF) ABD ile SSCB (Reagan-Gorbaçov) arasında imzalanmış ve Haziran 1988’de yürürlüğe girmişti.

Trump, Rusya’nın anlaşmaya uymadığını iddia ederek ve Çin’in antlaşmaya dahil edilmesi gerektiğini söyleyerek ABD’yi bu antlaşmadan Ağustos 2019’da resmen çekti.

Antlaşmalardan ikincisi olan Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması (Yeni START) Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve uzun menzilli nükleer silah başlıklarına ve füzelere kısıtlama getirdi.

Yeni START’ın süresi Şubat 2026’da doldu. Putin’in her iki tarafın nükleer cephaneliğinin büyüklüğüne getirilen sınırın bir yıl uzatılması teklifine Trump yanıt bile vermedi. Zaten Trump, bu antlaşmayı Rusya için fazla elverişli ve “Obama yönetiminin müzakere ettiği birkaç kötü anlaşmadan biri” olarak nitelendirmişti.

Yeni START’ın da sona ermesi üzerine ABD ile Rusya arasındaki son nükleer silahların kontrolü antlaşması da ortadan kalktı ve felaket getirecek bir nükleer savaş korkuları arttı.

Bunları yapan Trump ile Nobel Barış Ödülü’nün kendisine verilmesini talep eden Trump aynı kişi.

Tabii, işin ekonomi yönü de taş gibi ortada:

ABD silah şirketleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra hiç görmedikleri kadar muazzam para kazanmaya başladılar ve yeni yatırımlar yapıyorlar.

09.03.2026 tarihli Yeniçağ gazetesinde Selçuk Geçer’in yazdığı gibi, ABD devleti de çok memnun. Çünkü hem yaklaşık 200.000’lik yeni istihdam doğmasından çok memnun, hem de son kullanım ömrü tükenen yüz binlerce eski mühimmatı sökmeye tonla para harcayacağına bunları İranlıların başına döşeyip bir taşla iki kuş vuruyor.

***

3) Trump Hristiyan Şeriatçılığını kullanan bir politikacı

Trump’ın bir diğer çok önemli niteliği de Hristiyan Şeriatçısı ve Siyonist Hristiyan olarak tercüme edebileceğimiz Evanjelik oluşu.

Evanjelist “Hristiyanlık inancını vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir, Evanjelik ise Protestan Kilisesi’nin müreffeh ve en tutucu kesimini anlatmak için kullanılır. Bu Evanjelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla tanınan Protestan mezhebi Püritenler’in devamıdır.
Ama daha ileri gitmeden, Trump’ı ve İsrail’le ilişkisini iyi anlatabilmek için kısa bir parantez açmak gerekiyor. Şöyle ki:

Hristiyan terimlerine göre bakarsak, Kitab-ı Mukaddes 2 bölümden oluşur:

1) Eski Ahit: İbranice kaleme alınmış olan bu ilk kısım Yahudilerin Tanah ve Müslümanların ise Tevrat ve Zebur olarak adlandırdıkları ve kabul ettikleri kitapları barındırır. Müslümanlar, Kur’an’dan önceki üç kitabı da Tevrat, Zebur ve İncil olarak kutsal sayarlar; 2) Yeni Ahit: Birinci yüzyılda Grekçe kaleme alınan kutsal yazılardır ve genellikle İncil olarak anılır. Koyu dindar Yahudiler Yeni Ahit”i kabul etmezler.

***

Devam edelim:

Trump, İskoç kökenli annesi tarafından koyu bir Presbiteryen olarak büyütüldü. Tanrı’nın egemenliğini, Kitab-ı Mukaddes’in otoritesini ve Mesih’e imanı kabul etmek yoluyla ilahi yaşamdan pay almayı savunan ve Siyonist Hristiyanlar olarak anılan Evanjelikler’le, kazanamadığı 2020 başkanlık seçimlerine kadar iç içeydi.

12.10.2023 tarihli OdaTV’de Nazif Ay yazıyor:

300 küsur milyonluk ABD’de sayıları 100 milyon kadar olan Evanjelikler, Yahudilerin “Tanrı’nın seçilmiş halkı”nı oluşturduğu, Kutsal Topraklar’ın Yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesih’in gelişiyle birlikte bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi Eski Ahit kehanetlerine bütünüyle inanarak, kendilerine düşen en önemli misyonun Yahudilerin ve Siyonizm’in egemenliğine destek olmak olduğunu düşünüyorlar.

Evanjelikler başta olmak üzere, dindar Protestanlar blok halinde Trump’ı desteklediler ve onun Ocak 2025’te yeniden seçilmesinde önemli rol oynadılar. R. Nixon, R. Reagan, George W. Bush ve J. Carter bu yolu zaten önceden genişletmişlerdi. Ör. J. Carter şöyle demişti:

1948’de İsrail’in kurulması, Yahudilerin yüzyıllar önce sürgün edildikleri yerden sonunda İncil’de sözü geçen yere tekrar döndüğü anlamına gelmektedir. İsrail Devleti’nin kurulması, İncil’in kehanetinin gerçekleşmesidir.

Vergi kaçakçılığından ve vergi makamlarını dolandırmaktan iki kere ceza alan Trump’ın, Netanyahu’yu niçin böylesine desteklediği, “rüşvet, emanete ihanet ve kişisel amaçlar için görevi kötüye kullanma” nedeniyle 3 ayrı yolsuzluk dosyasında yargılanan “Netanyahu’ya İran’la savaşa odaklanması için af vermesi” gerektiği konusunda İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’a baskı yaptığı sanırım izaha fazla muhtaç değil.

Dinciliği ustaca kullanan Trump’a ilişkin son haberi 06.03.2026 tarihli Yetkin Report’ta Murat Yetkin veriyor:

ABD’nin çeşitli yerlerinden Evanjelist din adamları Beyaz Saray’a gelip toplu ayin yaptılar. Trump’ın lider olarak Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduğunu, ABD’de “Yahudi-Hristiyan değerlerinin” korunması gerektiğini ve Trump’ın bu değerleri savunan “en iman yanlısı başkan” olduğunu belirttiler.

4) Trump dengesiz, tutarsız, hatta kötücül bir kişilik

“7 savaşı ben bitirdim” iddiasıyla Nobel Barış Ödülü’nü (hiç duyulmamış biçimde) dileniyor. Alamayınca, 2025’te bu ödülü almış olan Venezuelalı muhalif siyasetçi Maria Machado’ya baskı yapıp, ona verilen yeşil altın madalyayı olsun alıyor.

Bu arada Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini yatak odalarını basıp kaçırıyor, buradan aldığı “özgüven”le şimdi de İran’ı bombalıyor ve rejimi değiştirmeye soyunarak İran liderinin kim olacağını kendisinin saptaması gerektiğini söylüyor.

Bu arada, yaptıkları ve söyledikleri nereye gidermiş, aldırmıyor. Ör. AB’nin ürkerek sergilediği yandaş tutuma rağmen İspanya’nın savaşa karşı çıkması üzerine, “Hazine bakanına İspanya ile tüm ticari ilişkileri kesmesini söyledim” diye ilan edebiliyor.

Aynı günler içinde bile, birbirine tamamen zıt çok önemli şeyler söyleyebiliyor. Ör. İran’a kara harekatı olmayacak demişti, hemen ardından olacak diyor. Sunduğu tek alternatif de, kayıtsız şartsız teslim.

***

Trump’ın kadrosu da farklı değil. Aynen onun gibi insan haklarıymış, ABD’nin uluslararası imajı yerlere iniyormuş, aldırmadan konuşuyor.

New York Times ve Reuters haberine göre, İran’a saldırıların ilk gününde bir kız okuluna defalarca yapılan bombalama sonucu en az 168 çocuk ve öğretmeni öldüren saldırıyı İsrail değil, ABD yaptı. Cumhurbaşkanının basın toplantıları açısından Türkiye’ye pek benzemeyen ABD’de Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt bu konudaki gazeteci sorularına şöyle yanıt verdi:

“Bir şey bilmiyoruz bu konuda. İran rejiminin aksine ABD asla sivilleri hedef almaz. Bu yüzden ABD’ye parmak sallamamanız çok önemli bu konuda, çünkü bizim ordumuz böyle şeyler yapmaz.” yanıtını verdi.

Sonra, ardından da “Bildiğimiz kadarıyla hayır. Savaş Bakanlığı bu konuyu araştırıyor” dedi. Bu “soruşturma açmak” açısını ABD Türkiye’den öğrenmiş olabilir.

Aynı K. Leavitt’in, ABD’nin İran’da bir halk ayaklanmasını teşvik etmek amacıyla bölgedeki Kürt güçlerini silahlandırmayı düşünüp düşünmediği sorusuna cevabı şöyle oldu: “Başkan’ın böyle bir plana onay verdiğini iddia eden haberler, tamamen yanlıştır ve bu şekilde yazılmamalıdır.

Oysa, 05.03.2026 tarihli Gazete Pencere’nin yansıttığı NY Times haberine göre, Washington DC’deki liberal Cato Enstitüsü’nden savunma uzmanı Jon Hoffman Trump’ı şöyle tahlil etmekteydi:

Trump, düşük maliyetli ve gösterişli zaferleri seven bir birey (…) Maduro’dan sonra kendini dokunulmaz hissetti. Ama İran, Venezuela’dan temelde çok farklıdır; faturası çok ağır olacak (…) Eğer plan gerçekten etnik ayrılıkçı grupları silahlandırmak ve İran’ı Balkanlaştırmak ise, bu ABD’nin Orta Doğu’da bugüne kadar giriştiği en büyük vekâlet savaşı olur (…) Kaostan beslenen bu gruplar için Pandora’nın Kutusu’nu açıyorsunuz.

Bu konuda netice-i kelam: ABC News’un bildirdiğine göre, Epstein gibi biri Trump hakkında şunları söylemiş:

Çok kötü insanlarla tanıştım… hiçbiri Trump kadar kötü değil. Vücudunda tek bir düzgün hücre bile yok.

***

5) Trump Ortadoğu’da ABD’nin eski bir pratiğini tekrarlıyor: Kürtleri kullanmak

05.03.2026 tarihli Gazete Pencere yazıyor:

Amerikan CNN televizyonuna konuşan kaynaklar, ABD yönetiminin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) sığınan İranlı Kürt muhalefet temsilcileriyle aktif görüşmeler yürüttüğünü bildirdiler.

Eski Pentagon yetkilisi ve CNN ulusal güvenlik uzmanı Alex Plitsas da ABD’nin Kürtleri silahlandırarak İranlıların ayaklanma sürecini açıkça hızlandırmaya çalıştığını söyledi.

Öcalan’ın böyle bir ortamdaki tutumu

En azından 110 yıldır yani B. Krallık-Fransa’nın 1916 Sykes-Picot gizli anlaşmasından beri Batı, Ortadoğu’ya egemen olmak için, 4 devlete bölünmüş (hatta Kafkaslarda Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Rusya ve Kazakistan’a dağılmış) olan Kürtleri kullanma alışkanlığına sahip. Örnekler mebzul miktarda.

Diğer yandan en az 100 yıldır Kürtleri Türk, Kürtçeyi de Dağ Türkçesi ilan etmecesine aşırılaşmış ve sistematikleşmiş milliyetçi devlet baskılarının yarattığı bir Kürt Meselesi var, ülkenin elini kolunu bağlayan.

Böyle bir Türkiye’de ortaya çıkan en uzun silahlı ayaklanma olan PKK’nın lideri, MHP Gn. Bşk. D. Bahçeli’nin deyimiyle “Kurucu Önder” A. Öcalan, Türkiye’den çok farklı bir ses yükseltiyor.

Bizdeki ulusalcı TV kanalların ve gazetelerin ve bittabi resmî kurumların hâlâ “terör örgütü PKK” ve “terörist başı/PKK elebaşı Öcalan) terimlerini kullandıkları ortamda, Öcalan’ın İmralı cezaevinden 2025 ve 2026 27 Şubat’ta verdiği 2 mesaja bakalım.

***

27.02.2025’teki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın önemli noktaları şöyle:

1) PKK’nin güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

2) Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

3) PKK’ya talimat: Devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Bu iklimde bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.
(Tam Metin burada)

Ve PKK bu talimata derhal uyarak silahlarını yaktı ve kendini feshetti. Devletten bir güvence almadan.

***

27.02.2026’daki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı – Birinci Yıldönümü” mesajının önemli noktaları şöyle:

1) Örgütün fesih ve silahlı mücadele stratejisine son verme kararları, sadece resmen ve fiilen değil zihnen de şiddetten arınmayı ve siyaset tercihini ortaya koymuştur. Bu aynı zamanda cumhuriyetle zihnen barışmanın da ilanıydı.

2) Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz. Bu ilişki diyalektiğinin tarihsel bir özgünlüğü vardır.

3) Şimdi negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçmeliyiz. Yeni bir siyaset dönemine, stratejisine kapı açılıyor. Şiddete dayalı siyaset dönemini kapatıp, demokratik toplum ve hukuk temelli bir süreci açmayı hedefliyor ve her kesimi bu yönde imkân yaratmaya ve sorumluluk almaya davet ediyoruz.

4) Demokratik toplum, demokratik uzlaşı ve entegrasyon, pozitif dönemin zihniyet dünyasının yapı taşlarıdır.

5) Demokratik entegrasyon en az Cumhuriyetin başlangıcı kadar önemlidir. Onun kadar anlam, gelecek ve güç itibarıyla varlık ve zenginlik ihtiva eden bir çağrıdır.

6) Günümüzde yaşanan birçok sorunun ve krizin sebebi demokratik bir hukukun yokluğudur. Demokratik siyaset çerçeveli bir hukuk çözümünü esas alıyoruz. Demokratik topluma alan tanıyacak, demokrasiye alan tanıyacak ve bunun güçlü hukuksal güvencelerini oluşturacak bir yaklaşıma ihtiyacımız var.

7) Vatandaşlık ilişkisi, millete aidiyet üzerinden değil, devletle bağ esas alınarak kurulmalıdır. Din ve dil empoze edilemediği gibi milliyet de edilmemelidir.

8) Günümüzde hiçbir düşünce sistemi demokrasiyi esas almadan ayakta kalamaz. İniş-çıkışlar, gerilim ve krizler geçicidir, demokrasi er ya da geç kalıcı olacak olandır. Çağrımız sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da bir arada yaşama sorununa ve ürettiği kriz haline çözüm bulma amacını taşıyor.
(Tam Metin burada)

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, iki mesaj arasındaki temel farkın “Sürecin tek taraflı yürütülmesinin mümkün olamayacağını net bir şekilde ifade etmesi” olduğunu söyledi.

***

2013-2015’teki “Çözüm Süreci” başarısız olmuştu. Hatta MHP Gn. Bşk. D. Bahçeli, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kapatılmasını istemişti.

Suriye’de Esad rejiminin düşüyor olmasının oluşturduğu ortamda tavrını tamamen değiştiren D. Bahçeli Ekim 2024’te “Barış Süreci” için çağrıda bulundu. Sonunda, TBMM’de Ağustos 2025’te bir “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve uzun zaman sonra etliye sütlüye dokunmayan bir Rapor çıkardı. (Tam Metin burada)

Fakat bugün (10 Mart 2026) itibariyle Süreç hâlâ bu Rapor düzeyinde bulunuyor. Daha bir parmak ileri gidilemedi.

Bu Rapor konusunda Öcalan’ın 19.02.2026 tarihli yorumunun önemli noktaları şöyle:

1) Raporu, şimdiye kadar Meclis komisyonlarının çıkardıkları raporlara benzetmek, atılan adımın tarihsel önemini idrak etmemek demektir. Onlarca yılı kapsayan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir sonucu olarak rapora yaklaşmak en doğrusudur.

2) Bu raporla sorunların tümden çözüldüğü/çözüleceği yanılgısına da dikkat çekmek gerekir. Bu bir başlangıçtır. Ama önemli bir başlangıçtır.

3) Tekrarlıyorum, bu bir sonuç değil, bir kapı aralamadır.

4) Rapor içeriği demokrasiye açıktır. Bu da başlangıç için umutlu olmamızı sağlayan en önemli etkendir.

5) Ama, son yüzyıldaki yaraların sarılması için bu ilk adım sadece bir yol haritası sunmaktadır.

6) Tarihten ders çıkarılıp en küçük bir adıma bile sahip çıkılması doğru siyasal tavırdır.
(Tam Metin burada)

***

Netice-i kelam:

“İran’dan sonra sırada Türkiye mi var?” sorularının duyulmaya başlandığı bir ortamda Türkiye’nin işinin kolay olmadığını kabul etmek lazım.

En azından, 1) Petrol fiyatları roketleyecek; 2) Mülteci akını vahimleşebilecek; 3) Sorumsuz kaynaklardan atılan kimi füzeler düşmeye devam edebilecek.

Fakat Trump ve Netanyahu’nun Türkiyeli Kürtleri tahrike kalkışmasının, Öcalan’ın bu sorumlu tutumu karşısında hüsranla sonuçlanacağı kesin gözüküyor.

Önceki Yazı