Türkçemizde dil konusunda epey laf ve deyim var:
“Diline sağlık”, “Eline, diline, beline hâkim ol”, “Bir karış dili var”, “Dili damağına yapışmak”, “Dili boğazına akmak”, “Dilini sıkı tutmak”, “Dili bir karış dışarı çıkmak” “Dilini yutmak”, “Dili sağlam olmak”, “Ağzı var, dili yok”, “Dilinin Altındaki Baklayı Çıkarmak”, “Dil dökmek”, “Dil persengi”, “Dil uzatmak”, “Dillere düşmek”, “Dile gelmek”, “Dile gelmez”, “Dile getirmek”, “Dile kolay”, “Dili damağı kurumak”, “Dili dolaşmak”, “Dili dönmemek”, “Dili pabuç kadar”, “Dili tutulmak”, “Dili varmamak”, “Dili yatkın”, “Dilimin ucunda”, “Dilinden anlamak”, “Dillere destan olmak”, “Dilinin altında bir şey olmak”…
Yani, dil epey önemli.
Ama şu da var: “Dilini koparırım!”.
En çok bu sonuncusunu hatırladık, Ankara’da Eğitim-Sen’in Türkiye Barolar Birliği salonunda 21 Şubat’ta kutladığı “Uluslararası Anadili Günü” sempozyumunda.

Burada son tekniklerle donanmış devasa bir sahnede, tam 10 dilde “Ana dili bir halkın varlık nedeni ve temel haktır. Tüm halklarımızın Dünya Anadili Günü’nü kutluyoruz” yazıyordu.
Anadili Türkçe olanların yanı sıra G. Afrika’dan, Hollanda’dan, İrlanda’dan, Lübnan’dan, Suriye Rojava’dan, İspanya Galiçya’dan, İspanya Katalonya’dan, Bask Ülkesinden, Gürcistan’dan, İskoçya’dan, bu arada Türkiye’deki çeşitli dilsel gruplardan (Ermeni, Laz, Kürt, Zaza, Çerkes) temsilciler gelip konuştular.

Onların yanı sıra, şu anda nereden olduklarını tam hatırlayamadığım en az 5-6 yabancı yurt dışından videolarla ve zoom üzerinden bağlanarak anadillerinde yaşadıkları engelleri anlattılar.
Tabii, bu kadar konuşmacı olunca herkese sınırlı bir zaman düştü, ama olacak o kadar.

Sempozyumda verdiğim tebliği özetlememi isterseniz:
Aslında, benim konuşmam taa 2010’da hazırlanmıştı. Şöyle ki:
Özel yetkili Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan 2010/444 sayılı ceza davasında bir kısım sanıklar “anadilleri olan Kürtçe ile beyanda bulunma ve savunma yapma” talebinde bulunmuşlardı. Bu talep bir ara kararla reddedilmişti.
Savunma avukatları, Türkiye’nin kurucu antlaşması Lozan Barış Antlaşması’nın amir hükmünün (Md. 39/5) böyle bir engellemeyi yasakladığına ilişkin “uzman kişi” raporu vermek üzere beni davet etmişlerdi.
Fakat yargıç, bana söz vermeyi reddetti.
Oysa, Ceza Muhakemesi Kanunu Md. 178 metni ve ayrıca Yargıtay’ın (09.10.2007 tarihli ve 2006/7-336 esas, 2007/198 karar sayılı) ilke kararı, duruşmada hazır bulundurulan “uzman kişi”nin dinlenmesini zorunlu kılmaktaydı.
Sağlık olsun. Çünkü, hazırladığım uzman raporu, savunmalar sırasında Av. Metin İriz tarafından bütünüyle tıkır tıkır okundu.
Yargı, bu yaşamsal konuda bir kere daha hukuk dışına düşmüşlüğüyle kalmıştı.
***
Duruşmalarda kendi dilini kullanma hakkıyla ilgili Lozan Md. 39/5 metni şöyle:
“Resmî dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.”
Duruşma dilini/resmî dili ne kadar iyi anlarsa anlasın veya konuşursa konuşsun, ilgili tarafın kendini en iyi ifade edebileceği dil, ilke olarak anadilidir. Bu husus, savunma hakkı gibi en önemli hususun duruşma sırasında en iyi biçimde icra edilmesini sağlamak gerekçesiyle düşünülmüştür.
“Sanıklar Türkçe anlıyor/biliyor, onun için Kürtçe savunma yapamazlar” denemez, çünkü Madde 39/5 bu hakkı “Türkçe bilmeyenler”e değil, “Türkçeden başka dil konuşanlar”a getirmiştir.
Lozan Barış Konferansı’na Müttefikler ile TBMM Hükümeti’nin ortak önerisi olarak sunulan Madde 39’daki bu hak, mahkemelerde sadece sözlü olarak geçerlidir; yazılı olarak kullanılamaz. Resmî dairelerde resmî dilden başkasını kullanma yasağının da tek istisnasıdır.
Ayrıca, “Türkiye, 38’den 44’e dek Maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmî işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmeliğin ve hiçbir resmî işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir” hükmünü getiren Lozan Md. 37’yi de zikretmeden geçmeyelim.
***
Md. 39/5’in iç hukukumuzdaki yerine gelince:
Lozan Barış Antlaşması, 23 Ağustos 1923 tarih ve 340 sayılı “Lozan Sulh Muahedenamesinin Kabulüne Dair Kanun”la Türk mevzuatına dahil edilmiştir.
Ayrıca Md. 39/5, kendisiyle çelişebilecek iç mevzuat hükümleri olduğu takdirde, onlar üzerinde üstünlük sahibidir. Çünkü 2004 yılında (yani, AKP iktidarında) yapılan anayasa değişikliğinde Anayasa Md. 90/5’e şu son cümle eklenmiştir:
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
***
Sonuç olarak şunları söyleyerek bitirelim:
1) Söz konusu davada sanıkların en iyi bildikleri dilde konuşmaları ve savunma yapmaları; yasalarımızdan da üstün olan, Türkiye’nin kurucu antlaşması Lozan Barış Antlaşması Md. 39/5’in açık hükmü gereğidir.
2) “Başka dilde savunmak yapmakta ısrar ederse susma hakkını kullanmış sayılacaktır” hükmü bir süredir mahkemelerimizde ara karar veya mahkeme kararı biçiminde görülmektedir.
Hatta bazı mahkemeler, aynı suçtan yargılanan iki sanıktan birine Türkçe savunma yaptığı için “duruşmadaki iyi hali” indirimi uygularken, ikincisine sırf Kürtçe savunma yaptığı için aynı indirimi uygulamaktan kaçınmaktadırlar.
Lozan 39/5’in açık hükmü karşısında, bu gibi hukuk dışı durumlar Türk adaletini yıpratmaktadır.
3) Mahkemelerimizin bu tutumları yalnızca Lozan 39/5’i ihlalle kalmamakta, ayrıca şu hukuk dışı durumlara yol açmaktadır:
a) Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi nedeniyle Savunma Hakkını Engelleme gibi bir hukuk ihlalinde bulunmaktadır,
b) TCK’nın 257. maddesinde düzenlenen Görevi Kötüye Kullanma gibi bir hukuk ihlalinde bulunmaktadır,
c) 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun Disiplin Hükümleri bölümünde yer alan “Yer Değiştirme Cezası” başlıklı Md. 68/b’de düzenlenen “Yaptıkları işler veya davranışlarıyla görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırmak…” biçimindeki disiplin maddesini de ihlal etmektedir.
***
Bu yazının en başındaki “dil koparma” deyimine dönersek:
Sarı-kırmızı-yeşil şal örtünmenin “örgüt propagandası” nedeniyle bir kadının ve kızının 10 ay hapis cezasına çarptırıldığı, Yeşil Sol Parti’nin seçim bürosu açılışına katılan 12 müzisyenin yine aynı gerekçeyle gözaltına alındığı bir ülke, bizim memleketimiz.
Dili koparılmış bir vatandaşın böyle bir ülkede mutlu olduğunu, bunu yapan devletini sevebileceğini düşünmek pek de gerçekçi olmasa gerek.