Baskın Oran

Kaçanı kovalarlar ve ısırırlar

Kaçanı kovalarlar ve ısırırlar
Kaçanı kovalarlar ve ısırırlar

Başbakan Erdoğan.

Eksik olan her şey, netice itibarıyla yanlıştır. Türkiye ’nin içteki büyük sorunu Kürt meselesi. Dıştaki büyük sorunu Ermeni meselesi.  AKP hükümeti alternatifsiz ve rakiplerinden de çok iyi ama, her ikisini de eksik bıraktığı için kendini ve Türkiye’yi zor duruma sokuyor.

Her şey eksik

AİHM’nin Hrant kararı, canım ciğerimin doğum gününden bir gün önce çıktı. Türk devleti için yenir yutulur cinsinden değildi. Uluslararası mahkeme, genellikle yaptığının aksine, Türkiye’yi AİHS’nin üç maddesinden birden mahkum etti: 1) Yaşam hakkı ihlali (AİHS md. 2), 2) İfade özgürlüğü ihlali (md. 10), 3) Etkili bir hukuk yolu bulunmaması ihlali (md. 2 dolayısıyla md. 13).

Böylesi bir karar karşısında AKP hükümetinin yapabildiği tek şey, kararı “temyiz” etmeyeceğini ilan etmesi oldu. Böylece, böylesi bir olayda yapması gereken her şeyi eksik bıraktı ve sonuç olarak yapılabileceği kadar yanlış yaptı. Bir daha böyle rezillikler olmaması için şu şu şu tedbirleri aldım, alıyorum, alacağım diye açıklayabilirdi, açıklamadı.

Tetikçinin arkasındaki katillerin bulunacağına ilişkin bir temenni açıklaması olsun yapabilirdi, yapmadı. Eksik olan her şey yanlıştır, AKP hükümeti büyük yanlış yaptı. Oysa, görevini yapmış olmanın yanı sıra böylesine net bir durumda kendine de büyük puan getirirdi.

Hrant’ın sonunda katledilmesine yol açan “Türklüğe hakaret” yargılanmasının yinelenmesinin Türkiye’nin onurunu kurtarabileceğini en azından ima edebilirdi. Etmedi. Sessiz kalmak, adalete bazen en büyük darbedir.

Minibüs patlaması

PKK ’nın 20 Eylül 2010’a kadar ilan ettiği eylemsizlik kararı tarihine dört gün kala Hakkari’nin Geçitli köyünde bir minibüs patlatıldı. 10 kişi öldü. Başbakan Erdoğan önceden BDP ’ye randevu vermişti, randevu falan kalmadı. Hükümet, patlamanın sorumlusunun PKK olduğunu ilan etti. Oysa her zaman kabul eden PKK bunu reddediyordu.

Bellekler ister istemez 27 Mayıs 2009’a gitti. O tarihte de Erdoğan, uzun zamandır reddettiği randevuyu DTP’ye verdiği halde, yine Hakkari’nin Çukurca ilçesinde bir mayının yedi askerin ölümüne yol açması üzerine randevuyu iptal etmiş, “PKK’ya terörist demeden DTP’nin elini sıkmam” demişti. Oysa PKK, mayının kendileriyle ilgisiz olduğunu ilan etmekteydi. Genelkurmay açıklama yaptı: “Patlama PKK tarafından gerçekleştirilmiştir”.

Ondan sonra işler birdenbire farklı gelişti. Hatırlarsanız, 25 Haziran 2009 günü internete bir ses bandı düştü. Üç bölümden oluşan kayıtta konuşanların Hakkari Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya, Çukurca Tugay Komutanı Tuğgeneral Zeki Es, Tabur Komutanı Yarbay Taner ve adı “XXX Komutan” olarak belirtilen bir komutan olduğu tüm basında yer aldı.

1. Bölümde Tuğg. Es mayınları bizzat kendisinin yerleştirdiğini söylüyor ve Tümg. Kaya’ya “Komutanım, sizi böyle sıkıntıya soktuğum için kahroluyorum” diyordu. Kaya teselli ediyordu: “Hiçbir sıkıntı yok. Bak, hiçbir sıkıntı yok. Biz aynen planladığımızı uygularız. Hiç önemli değil. Kahrolacak bir şey yok.” Demek ki, böyle “kazaya uğrama” durumlarında TSK’nın devreye soktuğu prefabrike senaryolar vardı.

Nitekim ikinci bölümde Yarbay Taner, Es’e şöyle demekteydi: “Yukarıya mayınları terör örgütü döşedi şeklinde bildirdik.” Üçüncü bölümde ise “XXX komutan”, Es’i uyarıyordu: “Zeki, bu konuşmaların hepsi kayıt ediliyormuş, fazla konuşma.”

Bu “XXX komutan”ın, GATA’da tedavi gören ve Balyoz Harekat Planı çerçevesinde tutuklanan Van Jandarma Kolordu Asayiş Komutanı Yurdaer Olcan olduğu, Star gazetesinin 09 Nisan 2010 sayısında iddia edildi. Tekzip edilmedi. Bu kadar şüyu bulmuş bir durumda dahi Başbakan Erdoğan, iptal ettiği DTP randevusunu yenileme cesaretini gösterememişti.

Hayatını kaybeden erlerden beşinin aileleri Kaya ve Es hakkında suç duyurusunda bulunduğu için bu olay yargı önüne gitti. Van Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığınca yürütülen soruşturmada, mayınların kime ait olduğuna dair, Van Jandarma Bölge Kriminal Laboratuar Amirliğinden talep edilen inceleme raporunda mayınların TSK’ya ait olduğu ortaya çıkmıştı. Buna rağmen soruşturma dosyası, takipsizlik kararı verilerek Genelkurmay Askeri Savcılığına gönderildi (Taraf, 03.08.10).

Geçen gün bir emniyet mensubuyla tanıştım, konuşuyoruz, “PKK’nın ateşkesi bozmasını aklım almadı” dedi. Benim de almadı. Tabii, her iki tarafın da derin devleti var; bu kesin. İki tarafın da derin devleti yapmış olabilir. Ama Çukurca ses bantları internette patlayalı daha anca bir yıl oldu. Böyle bir olayı yaşamış ve çok yanlış davranmış bir başbakanın biraz daha suhuletle hareket etmesi ve verdiği randevuyu hiç olmazsa “Şu anda büyük şok yaşıyoruz, bir süre mazur görsünler ” kabilinden bir şeylerle ileriye atması beklenirdi. Yapmadı. Yine yanlış yaptı. Oysa, tam tersine randevuyu gerçekleştirmeliydi. Böyle kriz anlarında diyalog yapılmaz da ne zaman yapılır? Kız alıp verirken mi? Bu patlamayı hangi musibet yaptıysa, Başbakan’ın korkusu sayesinde amacına ulaştı: Barış sürecini engellemeyi yine becerdi.

Hükümet niye böyle…

Eksik olan her şey netice itibarıyla yanlıştır. Ama burada artık eksiklik değil, doğrudan yanlışlık var. AKP niye böyle yapıyor, anlamak mümkün. Çünkü içinden ve dışından korkuyor. İçinden korkuyor çünkü AKP bir parti değil, bir koalisyon. Koalisyonun kimi kanatları Erdoğan’ın ileri gitmesini engelliyor, Erdoğan da korkuyor. Cemil Çiçek tek başına kâfi.

AKP dışından korkuyor, en başta da askerlerden korkuyor. Ama, meşhur söz, korkunun ecele faydası yok. Hatta, zararı var. Kaçanı kovalarlar ve hatta ısırırlar. Isırılmak istemiyorsan panikleyip kaçmayacaksın.

Önceki Yazı
Sonraki Yazı