
Hep duyarız, “Büyük Söyleme!”, derler.
Bu nasihat, uluslararası planda karşıtları için Haydut Devlet (rogue state) kavramını en çok kullanmakla tanınan ABD için söylenmiş sanki. Çünkü şimdi bizzat bu devlet için kullanılıyor bu terim.
Eskiden sadece “Emperyalist ABD” denirdi. Haydut Devlet’ten epey “kaliteli” sayılan bir payeydi. Nasıl ki aynı haltı yiyen “Korsan” (corsair) ile “Deniz Haydudu” (pirate) arasında ikincinin aleyhine ciddi bir ayrım var idiyse.
Şu farkla ki:
Seha (Meray) Hoca öğretmişti bize Mülkiye 3. sınıfta; birinci terim düşman gemilerini soyması için bir devlet tarafından “yetkilendirilen” yağmacılar, ikinci terim ise kendi kafasına göre “libero” yağma yapanlar için kullanılmaktaydı.
Trump’ın ABD’si, dikkat ederseniz, bu ikisinin acayip bir karışımı çünkü ABD bir “devlet” ve “kendi kafasına” göre bizzat yağmaya girişiyor…
“Kendi kafasına göre” derken:

Birincisi, bu iş hiç yeni değil. Venezuela’ya girip Başkan N. Maduro ve eşinin yatak odalarından sürüklenerek kaçırılıp ABD’ye götürülmesi yeni ve orijinal ama, ABD’nin bütün Amerika kıtasını kendi malı olarak görmesi yeni değil. Çünkü:
Ticaret kapitalizmi düzeyine erişmiş olan Avrupalı göçmenlerin, avcı ve toplayıcı olan Yerlileri (“Kızılderili”) resmen soykırıma uğratarak, öldüremediklerini de “rezerv”lere kapatıp (oralarda altın çıkması üzerine oraları da işgal ederek) yer açmalarıyla kurulmuştu ABD.
1846’da Teksas’ı Meksika’dan alıp ilhak ettikten sonra Başkan Theodore Roosevelt (1858-1919) 1901’de ilan ettiği “Yumuşacık konuşun ve elinizde kocaman bir sopa olsun” (“Big Stick”) politikasıyla güneydeki Latin Amerika’yı ABD’nin “Arka Bahçesi” (backyard) ilan etmişti.
Bu, 1823’te Başkan J. Monroe’nun ilan ettiği ve Batı yarımküresine Avrupalılar müdahale edemez, sadece ben edebilirim diyen Monroe Doktrini’nin uygulamaya konuluşuydu.
Yeni olan şu ki, şimdi Donald Trump bu Big Stick politikasını tüm dünyayı kapsayacak biçimde genişletiyor. Bu nedenledir ki artık “Donroe Doktrini” terimi icat edilmiş bulunuyor.
***
İkincisi, nasıl Türkiye’nin politikası sadece R. T. Erdoğan tarafından belirleniyorsa, ABD’ninki de (en azından şu anda) Trump tekelinde yürütülüyor. Ve bu şahsın kendisi az biraz deli.
Komşusu Kanada’ya sulanıyor. NATO ve AB üyesi Danimarka’nın özerk bölgesi Grönland’ı istiyor. Başta Küba olmak üzere L. Amerika ülkelerine saldıracağını ilan ediyor. İran’ı tehdit etmeyi ihmal etmeden. O kadar ki, “Ben Kralı’ım” dedi sonunda.
Ağzı da iyice bozuk. Maduro rezaletini icra ettikten sonra Beyaz Saray’ın resmî X hesabından “No Games, FAFO” diye ilan ediyor. FAFO’nun açılımı “Fuck Around, Find Out.”.
“Fuck”, hadi burada açıkça yazmayayım, erkeğin belden aşağı uyguladığı fiil. Kibarca söylersek, “Bana sıkıysa bulaş, başın belaya girer” demek. Açık tehdit, yani.
Tam da sokaktaki Amerikalıyı büyüleyecek üslup. Trump böyle konuşarak kendisini harbi baba pozisyonuna yerleştirmek istiyor.
“Halk” üslubuyla konuşan büyüklerini duymaya alışmış olanların anlamakta güçlük çekmeyeceği bir yöntem.
***
Fakat delilerin de belli bir rasyoneli vardır.
Bir kere, deliliğinin etrafça tescilinden sonra bunlar bir tür “lisans” kazanmış olurlar ve daha rahat hareket ederler. Hani ne der insanlar, “baktın deli, dön geri”.
İkincisi, her açıdan yani ekonomik, siyasal, askerî, kültürel açılardan kendisini dünyanın zirvesi görmeye alışık olan Amerikalı bunalımda. Bir yandan para bularak onu ekonomik, diğer yandan da milliyetçilik yaparak psikolojik olarak rahatlatmak lazım.
Yalçın Doğan, Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü, Mart 2023 Raporu’na dayanarak T24’te yazıyor (7 Ocak): Kamu harcamaları 36 milyar dolarlık bir borç yaratmış durumda. Sonuçta uluslararası kuruluşlar geçen Kasım ayında ABD’nin kredi notunu düşürdü.
ABD 1929 bunalımından sonra ilk defa enflasyon ve işsizlikle hırpalanıyor. Böyle şeylere alışmamış olan, zenginliğe ve tartışmasız uluslararası üstünlüğe alışmış olan Amerikalılar ürperiyor. Bunun içindir ki, izin verilmiş yabancıları ülkeden bin çeşit usulle çıkartmaya çalışan Trump, paraya muhtaç kalınca, hızlandırılmış özel bir vize türüne başvuruyor:
(Başvurunun reddi durumunda geri verilmeyen) 15.000 dolarlık başvuru ücreti ve 1 milyon dolarlık bağış karşılığında “Trump Altın Kartı”, 5 milyon karşılığında da “Trump Platin Kartı” satışa çıkarıyor (bkz. Trumpcard.gov).
Yine Y. Doğan özetliyor: Çin, 44 teknolojik alanın 37’sinde Amerika’dan önde olmanın yanı sıra tekstilde, oyuncakta, arabalarda Amerika’nın en büyük rakibi.
Çin, yakın gelecekteki büyük teknolojik sıçramaların temeli olacağı düşünülen nadir toprak elementleri üretiminin %60’ını, işleme kapasitesinin %85’ini karşılıyor. Uluslararası ticarette dolar yerine kendi parası Yuan’ı devreye sokuyor.
Ama Çin petrol fakiri. Dünyanın en büyük (%20) petrol rezervleri ise Venezuela’da. ABD’li petrol şirketlerinin elindeki petrol üretimini kamulaştırmış olan, üstelik petrolü Çin’e dolarla değil Yuan’la ve mal karşılığı satarak petrodolar egemenliğine büyük darbe vuran bir L. Amerika ülkesi bu. Dolar dışında her türlü para birimiyle ticaret yapan Venezuela, petrol ihracatı stratejisini petrol fakiri Çin üzerine kurmuş durumda.
B. Terkoğlu’nun Cumhuriyet’te hatırlattığı gibi (5 Ocak), tüm petrol anlaşmalarının 1973’ten beri dolarla yapılması petrodolar kavramını yaratmıştı ve bu sayede ABD dünya ekonomisine tamamen egemen olmuştu. Bu düzene Irak’ta karşı çıkan Saddam asıldı, Libya’da karşı çıkan Kaddafi de linç edildi. Şimdi de petrolü kamulaştıran ve petrodolar kullanımına karşı çıkan Venezuela’ya gelmişti sıra.
Trump Venezuela’ya saldırıp burada kukla bir hükümet kurarak 1 taşla 2 kuşu yani hem Venezuela’yı hem Çin’i vurmayı hedefliyor.
Yine Cumhuriyet’te aynı gün M. Ali Güller yazıyor: 20. yüzyılda dünya üretiminin yaklaşık yarısına sahip olan ABD şimdi %15’e geriledi. Doların rezerv para olma oranı %60’ın altına düştü. ABD, teknolojinin en önemli alanlarında Çin tarafından geçilmiş durumda.
***
Üçüncüsü, artık bambaşka bir uluslararası düzen var:
1) Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması yepyeni bir ortam yarattı:
Ne yapacağını bilemeyip korkan Avrupa güvenlik açısından ABD’ye muhtaç, ABD de bunu çok iyi kullanıyor. Maduro’nun kaçırılması rezaletinden sonra hiçbir büyük AB lideri gıkını çıkaramadı.
Zaten Avrupa’nın güvenilmez oluşunu, ülkesine ABD müdahalesini utanmadan davet etmiş olan ve Maduro’nun saldırıya uğrayıp kaçırılmasından sonra da “Nobel’i onunla paylaşırım” diyen Maria Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilmiş olması fazlasıyla göstermişti.
Buna bir de şunu ilave etmek lazım maalesef:
İngiliz gazeteci ve yazar Owen Jones 7 Ocak’ta açıkladı: Dürüst tutumuyla tanınan BBC’nin editörleri, Maduro’nun ABD tarafından kaçırıldığı (kidnapped) terimini kullanmasını yasaklamışlardı. Bu sefer de Grönland’ın ABD tarafından “işgal edilmek” (invasion) değil, “elde edilmek” (acquire) istendiğinin söylenmesini istemiş bulunuyorlar.
Muazzam güvenilir sayılan BBC’nin Gazze konusundaki tutumu hatırlanınca o kadar da acayip değil maalesef.
Murat Yetkin, Grönland’ın ABD için önemli oluşunu bu buzları çözülmekte olan bölgenin K. Amerika-Avrasya ticaret (ve füze) yolları üzerinde bulunuşuyla harita üzerinde izah ettiği 6 Ocak raporunda hatırlatıyor:
Putin’in Venezuela operasyonuna tahmin edilen sert tepkiyi vermemesine şaşırmamak gerekir çünkü bunu Ukrayna’dan aldığı toprakları artık geri vermeyeceğinin tescili olarak görüyor. Önceki Cumhurbaşkanı Medvedev’in, Trump’un Venezuela’ya çökmesini “Yasa dışı ama tutarlı” bulması bunu gösteriyor.
Bunu söyleyince, Çin’in Tayvan’ı sonunda ele geçirmesi için Venezuela olayının bir emsal oluşturması akla geliyor.
2) Hemen değil fakat belki daha önemlisi: Petrol yavaş yavaş, ama ölüyor. Yeni Arayış’ta Murat Kubilay yazıyor (4 Ocak):
ABD yeşil dönüşüme hazırlıksız yakalandı ve Trump’ın etrafı petrol üreticileriyle dolu. Dünyada bu kadar petrol varken ve ABD daha da üretmek isterken, bir de petrol talebi elektrikli arabaların çok büyük hızla çoğalmasının etkisiyle 4-8 yıl içerisinde düşecekken, birilerinin fazla petrol üretememesi gerekiyor.
Bu listenin de en başında Venezuela var. Nitekim, olayların farkında olan S. Arabistan veliahtı Prens Selman’ın insanın aklını başından alan liberal reformlar yapması başka türlü izah edilemez.
***
Tabii, petrol olayının bu gelişmesi Türkiye gibi ülkeler için büyük zorlukların habercisi.
Türkiye derken, Maduro’nun çekip Türkiye’ye gitmesi halinde Venezuela’nın ABD tecavüzüne uğramayacağı, ama kendisinin bunu kabul etmediği hikayesi var.
Böyle şeyler zamanla belli olur, ama eğer doğruysa R. T. Erdoğan’ın bundan habersiz olduğunu düşünmek zor.
Yine Türkiye derken, kuzey Irak ve kuzey Suriye’ye yapılan “operasyon”lar açısından Venezuela olayının etkileri ne olacak diye geliyor akla.
***
Bitirmek için:
Epey bilinen bir konu ama, Venezuela saldırısının uluslararası hukuktaki durumunu hatırlatmak gerekirse:
BM Antlaşması Madde 2/4, bir devletin başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına sadece tecavüz etmesini değil, kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını bile yasaklıyor.
Oysa Antlaşma’ya göre kuvvet kullanma ancak Güvenlik Konseyi’nin (GK) kuvvet kullanma yetkisi vermesi veya GK devreye girene kadar meşru müdafaa olarak mümkün.
Kaldı ki, pek fazla bilinmeyen bir olgu daha olabilir:
Amerikan yetkililerinin veya askerî personelinin savaş suçlarından yargılanması durumunda 2002 tarihli “Amerikan Hizmet Üyeleri Koruma Yasası” diye bir ABD kanunu var.
Biden döneminde kaldırılan fakat ikinci Trump döneminde geri getirilen bu yasa, Uluslararası Ceza Mahkemesi’yle (UCM) ilgili. Ve sadece ABD vatandaşlarını değil İsrail vatandaşlarını da koruma altına alıyor.
Yasada, UCM personelinin ABD’deki varlıklarının dondurulması, vize yasakları, UCM’ye yapılan mali yardımların geri çekilmesi, adli yardım taleplerinin reddedilmesi ve soruşturma faaliyetlerinin engellenmesi gibi hükümler de yer alıyor.
***
Bu rezil olayda ABD’nin namusunu kurtaran bir Amerikalıyı zikretmemek ayıp olurdu:
New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Venezuela rezaletine derhal tepki gösterdi: “Egemen bir millete tek taraflı saldırmak, bir savaş eylemi ve federal ve uluslararası hukukun ihlalidir” dedi.