Baskın Oran

“Buna ‘Demokratik İdare’ Diyelim, Kimseye Zarar Gelmesin | Selçuk Gültaşlı – ECPS

Aşağıda, The European Center for Populism Studies (ECPS) tarafından yapılan ve orijinal olarak Türkçe gerçekleştirilen röportajın tam metni yer almaktadır. Röportaj okunabilirlik amacıyla edit edilmiştir:

Prof. Dr. Baskın Oran’dan Türkiye’deki Erdoğan Rejimine: “Buna ‘Demokratik İdare’ Diyelim—Kimseye Zarar Gelmesin”
Baskıcı bir rejimin adını koymanın bile tehlike doğurabileceği bir dönemde, Prof. Dr. Baskın Oran basit bir soruya keskin bir ironiyle cevap veriyor: Türkiye’nin mevcut siyasal sistemi nasıl tanımlanmalı? Cevabı—“Buna ‘demokratik bir idare’ diyelim, kimseye zarar gelmesin”—Erdoğan rejimi altında hüküm süren korku ve baskı ortamını özetliyor. Bu kapsamlı röportajda, tecrübeli akademisyen ve muhalif figür, ekonomik kriz, dijital bağımlılık, merkeziyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerinden tarihsel faşizmin dönüşünü analiz ediyor. Prof. Oran, Türkiye’nin otoriter popülizminin hem küresel örüntülerle nasıl örtüştüğünü hem de yerli köklerini açıklarken, aşırı kontrolün rejimin çöküşünü getirebileceğini de savunuyor.

Röportaj: Selçuk Gültaşlı

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi’ne (ECPS) verdiği röportajda, kıdemli ve saygın siyaset bilimci Prof. Dr. Baskın Oran, günümüz Türkiye’sindeki siyasal iklime derinden temas eden değerlendirmelerde bulundu. Gerçeğin sıklıkla kriminalize edildiği, kelimelerin ağır bedeller taşıdığı bir dönemde, temkinli konuşmak bile başlı başına politik bir eylem haline geldi Türkiye’de. Türkiye’deki rejimin doğasını—faşizm mi, otoriter popülizm mi, rekabetçi otoriterlik mi, otokrasi mi—tanımlaması istendiğinde, Prof. Oran sessiz bir hassasiyetle cevap veriyor: “Buna ‘demokratik bir idare’ diyelim, kimseye zarar gelmesin—ne dersiniz?” Bu tek cümle, hem ironi hem de ifşa taşıyor; bugünün Türkiye’sini kavrayan baskının özünü yakalıyor. Aynı zamanda, Türkiye’nin en ilkeli ve dirençli entelektüellerinden birinin düşünce dünyasına güçlü bir giriş sunuyor.

Prof. Oran, 13 Haziran 2025’te yayımlanan ve Nobel ödüllü isimlerle kamu entelektüellerinin imza attığı “Yükselen Faşizme Karşı Uluslararası Bildiri”nin imzacılarından biri. 1945’te İzmir’de doğan Oran, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciyken 1971 yılında bir protesto yürüyüşüne katıldığı için mahkûm edilmiş ve araştırma görevliliğinden atılmıştır. Açtığı davayı kazanarak görevine geri dönmüş, sonrasında uluslararası ilişkiler alanında doktorasını tamamlamış ve Cenevre’de azınlık hakları üzerine doktora sonrası araştırma yapmıştır.

Oran’ın mücadelesi öğrenci aktivizmiyle sınırlı kalmamıştır. 1980 askeri darbesi sonrasında yeniden üniversiteden uzaklaştırılmış, ancak mahkeme kararıyla yeniden dönmüş, bu kez sıkıyönetimle tekrar uzaklaştırılmıştır. Sekiz yıl boyunca AnaBritannica dahil çeşitli işlerde çalışarak geçimini sağlamış, 1990’da tekrar üniversiteye dönerek 1997’de profesör olmuştur. 2004’te yazdığı “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu” nedeniyle TCK 216 ve 301. maddelerden yargılanmış, beraat etse de bu süreç onu akademide cesur bir muhalif figür olarak pekiştirmiştir.

Bu röportajda, Prof. Oran, faşizmi “kapitalizmin en uç ve en zararlı biçimi” olarak tanımlayarak, ekonomik krizler ve dijital dönüşüm aracılığıyla yeniden nasıl yükseldiğini açıklıyor. 1929’daki kapitalist çöküşe benzer şekilde, bugünün korumacı ekonomik politikalarının ve ticaret savaşlarının da uluslararası sistemi çökme noktasına getirdiğini savunuyor.

Prof. Oran’a göre, Batı’da artan göçmen karşıtlığı ve “iç düşman”dan “dış tehdit”e kayış, faşist mantığın yok olmadığını, yeniden yapılandığını gösteriyor. Türkiye’de bu yeniden yapılanma, aşırı merkeziyetçilik, yerel yönetimlerin zayıflatılması ve Kürt kimliğinin bastırılmasıyla tezahür ediyor. “Faşizm, merkeziyetçiliğin uç noktasıdır,” diyerek, bugünkü kayyım politikalarının tarihsel merkeziyetçilik mirasıyla bağını kuruyor.

Ancak Oran, bugünkü otoriterliğin yalnızca Erdoğan dönemine indirgenemeyeceğini vurguluyor. Geçmişteki Kemalist baskıcı uygulamaların—özellikle başörtüsü yasağı ve kültürel baskılar—bugünün rejiminin zeminini hazırladığını ifade ediyor. Yine de bu analiz karamsarlıkla değil, diyalektik bir uyarıyla son buluyor: “Aşırı merkeziyetçilik ve demokratik iradeye müdahale—diyalektik olarak—bir rejimin kendi kendini imha sürecinin ilk adımıdır.”

Bugün rejimi adlandırmanın bile risk taşıdığı bir ortamda, Prof. Oran’ın “demokratik idare” ifadesi yalnızca bir kaçış değil, baskıyı ifşa eden güçlü bir politik duruştur. Hayatı boyunca bedel ödeyerek direnmiş bir akademisyenin bu temkinli ifadesi, Türkiye’deki siyasi iklimin bir aynasıdır.

Faşizm, Kapitalizmin En Aşırı ve En Zararlı Biçimidir

Sayın Prof. Oran, röportajımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz. Sizin de imzaladığınız yükselen faşizme karşı bildiride vurgulanan “faşizm hiçbir zaman kaybolmadı; sadece bir süreliğine kenarda kaldı” ifadesinde dile getirilen tarihsel sürekliliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce günümüz faşizmi, 20. yüzyılın klasik faşizmlerinden hangi yönleriyle ayrışıyor ve hangi yapısal benzerlikleri koruyor?

Prof. Dr. Baskın Oran: Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu konular hakkında konuşurken fazla Marksist görünmek istemem, ancak faşizm—ki kapitalizmin en uç ve en zararlı biçimidir—kapitalist sistemin tehdit altında hissettiğinde başvurduğu bir araçtır. Bunu geçmişte de gördük.

İmzaladığım İtalya menşeli bildiri, bize Mussolini döneminin faşizminin yeniden sahneye çıktığını hatırlattı. Bu, son derece isabetli bir gözlemdir. Aslında kapitalizmin tarihsel krizlerine daha da geriye giderek bakmak mümkündür. Bugün dijital bir devrim yaşıyoruz. Yapay zekâ da bu dönüşümün önemli bir parçası—tıpkı 18. yüzyılın sonlarında başlayan Sanayi Devrimi gibi. O dönem büyük fırsatlar doğurdu ama işçi sınıfı büyük bir baskı altındaydı.

Bugün de dijitalleşme nedeniyle pek çok meslek ortadan kalkıyor. Örneğin, geçmişte ABD’de yayımlanacak bir kitabımı Amerikalı bir çevirmen çevirmişti. Şimdi buna gerek kalmadı—çeviri programları bunu birkaç gün içinde yapabiliyor. Bu tür gelişmeler iyi ya da kötü amaçla kullanılabilir—teknolojinin kendisi nötrdür.

Kapitalizmin 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkışını konuştuk ve bugünün koşullarıyla paralellik kurduk, değil mi? Sonrasında, yaklaşık yüz yıl sonra, 19. yüzyılın sonlarında kapitalizmin emperyalist uzantısı ortaya çıktı. Özellikle Afrika ve Asya’daki bölgeleri her türlü yöntemle—askerî işgal dahil—ele geçirdiler.

Kapitalizmin krizlerinin doğası gereği sistemin içinden periyodik olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Örneğin, 1929 Büyük Buhranı böyle bir içsel çelişkinin sonucuydu. Bugün olduğu gibi, o dönemde de tüm devletler ithalatı durdurarak bu krizle baş etmeye çalıştı. Bu ne demek? Diğer ülkelerin ihracatını engellemek demek, bu da uluslararası ticareti felç eder. Ama içinde bulundukları kriz nedeniyle ülkelerin başka seçeneği yoktu. 1929 krizi, New York Borsası’nın çökmesiyle başladı ve kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. Sonuç olarak, her ülke kendi ekonomisini korumaya çalıştı ve küresel ekonomi fiilen çöktü. Bugün çok benzer bir sürece tanıklık ediyoruz.

Ancak bu kez çok önemli bir fark var: Bugünkü gelişmeler yalnızca kapitalizmin iç çelişkilerinden değil, dış baskılardan da kaynaklanıyor. Önemli bir örnek Çin’dir; Komünist Parti yönetimini sürdürmesine rağmen büyük ölçüde kapitalist bir ekonomik modeli benimsemiştir. Bu dönüşüm, özellikle Donald Trump’ın başkanlığı döneminde, Batılı güçleri derinden rahatsız etti. Buna karşılık, Çin mallarına yüksek gümrük vergileri koyma gibi ekonomik korumacı önlemler getirildi ve bu durum Avrupa ekonomisini de tehdit etti.

Bugün tanık olduğumuz dinamikler, 18. ve 19. yüzyıl sonlarındaki krizler ve 1929 Büyük Buhranı gibi önceki tarihsel anlarla büyük benzerlikler taşımaktadır. Bu paralellikler, imzaladığım bildiriyi yalnızca mevcut tehlikelere karşı bir uyarı değil, aynı zamanda geçmişin hâlâ bugünkü siyasi ve ekonomik geleceğimizi şekillendirdiğini hatırlatan tam zamanında bir çağrı haline getiriyor.

Asıl Korku Rejimin Kendisine Ait

Erdoğan rejimi altında yaşıyor olmanıza rağmen, bildiriyi imzalayanlar arasında yer alarak bir kez daha entelektüel cesaret örneği gösterdiniz. Sizce, günümüz koşullarında entelektüellerin faşizme karşı sorumluluğu nasıl tanımlanmalı? Bildiride yer alan boykot, grev ve kolektif eylem çağrıları akademik ve kültürel çevrelerde nasıl somutlaştırılabilir?

Prof. Dr. Baskın Oran: Açıkçası, bu konuda büyük bir entelektüel tepki gösterdiğimi düşünmüyorum. Yani, bu kadar küçük bir şeyden korkmak söz konusu olamaz. Sonuçta, bildiğiniz gibi Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi var—cumhurbaşkanına hakaret. Ama bu durumda böyle bir şey söz konusu değil. Ne kadar zorlasalar da, bunu gerekçelendiremezler veya somutlaştıramazlar. Dolayısıyla bunu küçük bir kahramanlık olarak görmek doğru olmaz.

Sorunuzun ikinci kısmına gelirsek: Açık söylemek gerekirse, CHP’ye (Cumhuriyet Halk Partisi) her zaman güvenmem. Ancak Özgür Özel’in liderliğindeki CHP’nin şu anki gidişatı oldukça olumlu. Bu teslim edilmeli ve kendisi tebrik edilmeli. Çünkü gerçekten toplumsal hareketi daha geniş kitlelere yaymayı başarıyor ve halkla bütünleşebiliyor. Sadece açıklama yapmakla kalmıyor; eyleme dönüşen bir siyasi yaklaşımı benimsiyor.

Tam da bu yüzden, çevresindekiler için tutuklama kararları çıkarılıyor ve siyasi rakiplerin—özellikle Ekrem İmamoğlu’nun—seçimlere katılması engellenmeye çalışılıyor. Sistem, bu yeni, genç ve düzgün yönetilen CHP’den açıkça korkuyor. Bu nedenle bu sürecin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Evet, eğer bir gün CHP eski haline dönerse, eleştirilerimize devam ederiz. Ama şu anda Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi destekliyorum.

Batı’daki Otoriterliğin Kökü, Kendi Emperyal Geçmişinin Sonuçlarına Duyulan Derin Korkudur

Emperyalist yayılmanın—özellikle 19. yüzyılın sonlarında ivme kazanan—azgelişmiş ülkelerde yarattığı yapısal kırılmalar ve bu bölgelerden kaynaklanan göç dalgaları, bugün Batı’da gözlemlenen faşist ve otoriter eğilimlerin yükselişinde nasıl bir rol oynadı? Bu süreçte “kalkınma” kavramı nasıl bir tersyüz oluşa veya çarpıtılmaya uğradı?

Prof. Dr. Baskın Oran: Şimdi, aslında bana—dolaylı da olsa—şöyle bir şey soruyorsunuz: Bazı gelişmiş ülkelerde otoriter rejimlerin sertleştiğini ve yayıldığını görüyoruz; ama aynı zamanda benzer otoriter eğilimlerin azgelişmiş ülkelerde de ortaya çıktığını hatırlatıyorsunuz. Örneğin, Avrupa Birliği içinde bu eğilimi özellikle Polonya ve Macaristan’da gözlemliyoruz. Diğer yandan, İsrail’in Gazze’de işlediği ağır eylemlere de işaret ediyorsunuz ve bunların Batı dünyası—özellikle Avrupa Birliği—tarafından yeterince kınanmadığını söylüyorsunuz. Esasen, “Bu neden oluyor?” diye soruyorsunuz. Eğer sorununuzu doğru anladıysam, hemen yanıtlayayım.

Gelişmiş ülkelerdeki bu otoriter dönüş ve demokrasiden uzaklaşma, aslında derin bir korkudan kaynaklanıyor. Ve o korkunun kökü şu gerçekte yatıyor: 19. yüzyıl sonlarından bu yana emperyalist güçlerin baskısı altında yaşayan ülkelerdeki çaresiz insanlar artık ne yapacaklarını bilemiyorlar. Umutla daha gelişmiş ülkelere sığınıyorlar.

Bu gelişmiş ülkelerin nüfuslarının zaten sınırlı olması, sosyal güvenlik sistemlerinin güçlü olması ve bu sistemlerin göçmenler tarafından da kullanılmak istenmesi nedeniyle bu toplumlarda büyük bir korku oluştu. Bu korku, sağcı siyasetin yükselmesine yol açtı. Özellikle göçmen karşıtı ve sığınmacı karşıtı söylemler aracılığıyla bu korku, otoriterliğin meşrulaştırılması için verimli bir zemin sağladı. Mesele tam olarak budur.

Trump Monroe Doktrini’ni Küreselleştirdi

Amerika Birleşik Devletleri’nin—özellikle Ortadoğu’daki—pozisyonunu, İsrail destekli saldırgan duruşunu ve İran karşıtı stratejisini, Monroe Doktrini’nin çağdaş bir yeniden yorumlanması bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası ortaya çıkan tek kutuplu düzen bu sürecin altyapısını nasıl hazırladı?

Prof. Dr. Baskın Oran: Trump’tan söz etmenizle birlikte çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Trump, aslında Monroe Doktrini’nin günümüzdeki tipik bir temsilcisidir. İnsanlar bu doktrini genellikle şöyle anlarlar—ki okullarda da böyle öğretilir: “Amerika, Avrupa’nın işlerine karışmamalıdır.” Çünkü Avrupa’nın işleri karmaşıktır ve Amerika o dönemde yeni kurulmuş bir ülke olduğundan bu tür işlere karışması zarar verebilir. Doktrinin ilk önermesi budur. Ancak Monroe Doktrini’nin asıl önemi ikinci önermesindedir: Avrupa da Amerika kıtasındaki gelişmelere müdahale etmemelidir. Yani, karşılıklı müdahale etmeme ilkesi söz konusudur.

Trump ise bu ikinci önermeyi tamamen farklı bir biçimde yorumladı. Artık mesele sadece Amerika kıtasıyla sınırlı değil; Trump bu ilkeyi küresel düzeye taşıdı ve esasen şunu söylüyor: “Ben dünyanın her yerine müdahale ederim, ama kimse bana karışamaz.” Bu mantaliteyle, Kanada’dan Danimarka’ya, Çin’den İran’a kadar her yere baskı uygulamaya çalışıyor. Bu baskı araçlarından biri de İsrail’dir. İsrail’in otoriter ve faşist politikalarını destekleyerek, aslında kendi küresel stratejisini yürütüyor. Bugünkü duruma baktığımızda, Trump’ın Monroe Doktrini’nin ikinci ve en önemli önermesinin son derece radikalleşmiş bir temsilcisi haline geldiğini görüyoruz: “Herkese karışırım ama kimse bana karışamaz.”

Teknolojiyi Sadece Tüketen Uygarlıklar Hayatta Kalamaz

Tarih boyunca teknolojiyi üretmek ile sadece tüketmek arasındaki fark, uygarlıkların hayatta kalıp kalmamasını ne ölçüde belirlemiştir? Örneğin, Sanayi Devrimi’nin az gelişmiş toplumlar üzerindeki etkisiyle günümüzün dijital devriminin aynı toplumlar üzerindeki etkisi arasında ne tür tarihsel paralellikler kurulabilir? Dijital teknolojinin üreticileri ile tüketicileri arasındaki asimetri, yeni bir bağımlılık rejimi mi oluşturuyor?

Prof. Dr. Baskın Oran: Elbette bağımlılık yaratır—çünkü teknoloji üretmekle sadece tüketmek arasında dağlar kadar fark vardır. Hatta çok yakın zamanda, 2024 yılında, Çağatay Anadolu çok ilginç bir makale yazdı. Bu yazısında epeyce geriye gitti ve ufuk açıcı bir analiz sundu.

Şöyle diyordu: Bildiğiniz gibi biz Homo sapiens’ten geliyoruz. Ama Homo sapiens’ten önce Neandertaller vardı. Neandertaller, alet yapımı veya soyut düşünce gibi konularda sapiens kadar yetkin değillerdi. Ve Neandertaller’in Homo sapiens tarafından yok edilip edilmediğini kesin olarak bilemesek de, yazarın savunduğu şey şu: Teknoloji üreten sapiens’in karşısında teknoloji tüketen konumuna düşen Neandertaller’in zamanla ortadan kalkması tamamen mantıklıdır. Ben bu yorumu çok aydınlatıcı buldum.

Taş Devri’nden bahsediyoruz—aslında insanlardan bile değil, insansı türlerden, hominidlerden. Daha o zaman bile teknoloji üretmekle tüketmek arasındaki fark, türlerin kaderini belirliyordu. Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız: Dijital çağda, teknolojiyi üreten toplumlarla sadece tüketen toplumlar arasındaki fark, yeni bir bağımlılık rejimi yaratıyor.

Ezip Geçilen Toplumlar Otoriterlik ve Savaş Üretir

1929 Bunalımı sonrasında yükselen ekonomik korumacılık, otoriter rejimler ve savaş öncesi atmosfer ile günümüz neoliberal kriz dönemi arasında yapısal ve siyasal benzerlikleri nasıl yorumluyorsunuz? Trump, Putin, Erdoğan gibi figürler bu süreçte faşizmin güncellenmiş bir biçimini mi temsil ediyor?

Prof. Dr. Baskın Oran: Burada çok ciddi bir benzerlik var. 1929’da New York Borsası’nın çöküşüyle başlayan sürecin dikkatle incelenmesi gerekir. Neden çöktü? Çünkü borsa aniden ve aşırı biçimde yükselmişti. Böyle keskin yükselmeleri keskin düşüşler takip eder ve borsaları yerle bir eder. O durumda insanlar panikledi, çekildiler ve borsa çöktü.

Az önce konuştuğumuz gibi, bu çöküş 1929 Bunalımı’nı tetikledi. Ardından bütün ülkeler bu krizi ithalatı kısıtlayarak ve ihracatı artırarak aşmaya çalıştılar. Ama bu mümkün değildi—çünkü herkes aynı şeyi aynı anda yapmaya çalışıyordu. Bir anda uluslararası ticaret çöktü. Ve bu da nihayetinde İkinci Dünya Savaşı’na yol açtı.

Birinci Dünya Savaşı’nın (1914–1918) ardından imzalanan Versailles Antlaşması, Almanya’ya öyle ağır koşullar dayattı ki, halk neredeyse nefes alamaz hale geldi. Alman kadınları takılarını satmak zorunda kaldılar. Hitler bu büyük baskıdan faydalandı ve 1933’te demokratik bir seçimle iktidara geldi.

Aynı dönemde Türkiye’de de bir paralellik görüyoruz: Mustafa Kemal, Osmanlı’ya Sevr Antlaşması ile dayatılan dayanılmaz koşullara karşı 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Versailles, Almanya’ya ne yaptıysa, Sevr de Osmanlı’ya aynısını yaptı.

Burada çok önemli bir ders var: Uluslararası antlaşmalar tek tarafı ezmek üzerine kurulamaz; eğer öyle olursa, yeni krizlere ve savaşlara yol açar. Antlaşmalar karşılıklı kabul edilebilir olmalıdır. Lozan bunun bir örneğidir. Hâlâ yürürlükte olan tek Birinci Dünya Savaşı barış antlaşmasıdır—çünkü dengeliydi.

Korkuyu Güce Dönüştürmek: Popülistler Otoriterliği Meşrulaştırmak İçin ‘Öteki’yi Yeniden Tanımlıyor

Sizce klasik faşizmdeki ‘iç düşman’ söyleminden, bugün gelişmiş ülkelerde yükselen göçmen karşıtlığı üzerinden bir ‘dış tehdit’ algısına geçiş, faşizmin yapısal kodlarında bir dönüşümü mü ifade ediyor? Bu bağlamda, ‘öteki’nin yeniden tanımlanması nasıl bir siyasal anlam taşıyor?

Prof. Dr. Baskın Oran: Aslında bunu az önce konuştuk. Gelişmiş ülkelerde demokrasinin sınırlarını zorlayan ya da faşizme yaklaşan hükümetlerin seçimle iş başına gelmelerinin temel nedeni, göçmenlerin yarattığı korkudur. Sığınmacıların aniden bu ülkelere akın etmesi, o toplumlarda ciddi bir tehdit algısı oluşturuyor. Ancak bu korkunun kökeni, 19. yüzyılda başlatılan emperyalist politikaların doğrudan bir sonucudur.

Popülizm çoğunlukla meşruiyetini “halk” ile “elit” arasında inşa edilmiş yapay bir çatışmadan alır. Bu çatışma biçimi, Türkiye’de nasıl bir otoriterlik modelinin zeminini hazırladı? Erdoğan liderliğindeki yönetimin popülist söylemiyle, fiili otoriter uygulamaları arasındaki ilişkiyi nasıl analiz edersiniz?

Prof. Dr. Baskın Oran: Şöyle başlayayım: Erdoğan rejimini iktidara getiren ve onu güçlendiren temel faktör, geçmişteki Kemalist uygulamaların aşırılıklarıdır. Özellikle askerî darbe dönemlerinde uygulanan baskıcı ve aşağılayıcı tedbirler, bu sürecin zeminini hazırlamıştır.

En çarpıcı örneklerden biri, o dönemde İstanbul Üniversitesi’nin rektörü ve rektör yardımcısının başörtülü kadın öğrencilerin üniversiteye girişini engellemesidir. Böyle bir şey kabul edilebilir mi? Üniversite, binbir sesin yankılandığı bir yerdir, düşüncenin ve ifade özgürlüğünün mekânıdır. Başörtülü bir öğrenci üniversiteye girebilmelidir; hem başörtülü hem de başı açık öğrenciler bu ortamdan eşit şekilde yararlanmalıdır.

Peki başörtülü öğrenci üniversiteye alınmazsa ne olur? Evde kalır, evlenmeyi bekler ve kendisi gibi başörtülü kız çocukları yetiştirir. Ama üniversiteye girerse, benim “Milliyetçilik ve Azınlıklar” gibi derslerime katılır ve yeni fikirlerle tanışır. Mesele tam da budur: Kemalist uygulamaların baskıcı aşırılıkları, bugün Türkiye’deki otoriter rejimin temellerini atan süreci başlatmıştır.

Bu nedenle Türkiye’deki otoriter rejimin ortaya çıkışını yalnızca popülizm ekseninden değil, aynı zamanda bu tarihsel bağlam içinde değerlendirmemiz gerekir. Ayrıca, Erdoğan rejiminin son yıllarda giderek artan baskıcı politikaları, aslında kendi sonunu getirebilecek bir süreci de beslemektedir. Unutmayalım: diyalektiğin mantığı herkes için geçerlidir.

Aşırı Merkezileşme, Bir Rejimin Kendi Kendini Yok Etmesinin İlk Adımıdır

DEM Parti ve CHP’nin yönettiği belediyelere yönelik kayyum politikası ile belediye yetkilerinin valilere devredilmesini öngören yasal girişimler, faşizmin klasik merkezileşme refleksleriyle örtüşüyor mu? Bu gelişmeleri faşizmin tarihsel örnekleriyle karşılaştırarak değerlendirir misiniz?

Prof. Dr. Baskın Oran: Faşizm, tanım olarak, merkezileşmenin uç noktaya taşınmasıdır; hatta faşizm, merkezileşmenin en radikal biçimidir. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın—daha sonra Atatürk—tek adam olarak iktidara gelişi ve bu yönetim biçimini sürdürmesi, belli bir ölçüde anlaşılabilir bir durumdur. Tabii ki burada “anlaşılabilir” derken, “meşrudur” ya da “doğrudur” demek istemiyorum. Bu aşırı merkezileşmenin en açık örneklerinden biri, Kürtlere yönelik olarak nasıl uygulandığıdır. Bu çok geniş bir konudur ama sadece bir örnek vermek gerekirse: Şark Islahat Planı’ndan bugüne kadar, Kürtçe konuşmanın hâlâ dolaylı biçimlerde cezalandırılabildiği bir merkezileşmeden söz ediyoruz.

Sizin de az önce belirttiğiniz gibi, halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine valilerin ya da kaymakamların kayyım olarak atanması, açıkça faşist bir uygulamadır. Bu tür girişimler, Kürt sorununu daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor ve baskıya karşı mücadele eden DEM Parti gibi yapıların güçlenmesine neden oluyor. Hatta bu konularda uzun süre mesafeli kalmış olan CHP bile bu etkinin farkına varmaya başlıyor.

Bu anlamda, aşırı merkezileşme ve demokratik iradeye müdahale—diyalektik açıdan bakıldığında—bir rejimin kendi kendini yok etmesinin ilk adımıdır.

‘Yerli ve Milli Yargı’ Evrensel Hukuktan Otoriter Geri Çekilmenin Bir Örtmece İfadesidir

Son yıllarda sıkça vurgulanan “yerli ve milli yargı” söylemi, evrensel hukuk ilkelerinden bir kopuşu ve yargının araçsallaştırılmasını mı temsil ediyor? Popülist-otoriter rejimlerin ideolojik hegemonya kurma sürecinde bu tür bir söylemin işlevi nedir?

Prof. Dr. Baskın Oran: Bir zamanlar, aşırı baskı altındaki insanları destekleyecek herhangi bir ideolojik çerçeve yoktu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra “azınlık hakları” kavramı ortaya çıktı. Nitekim Lozan Antlaşması’nın 37 ila 45. maddeleri “Azınlıkların Korunması” başlığını taşır. Bu, böyle bir koruma mekanizmasının uluslararası hukuk gündemine ilk kez girmesidir.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu kavram daha da gelişti ve “insan hakları” fikri ortaya çıktı. Özellikle 1950’lerden sonra insan haklarının kurumsallaşması yönünde ciddi bir ivme kazandı ve bu süreç Avrupa Konseyi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurulmasına kadar vardı. Türkiye de bu Mahkeme’nin yargı yetkisini tanıdı ve kararlarına uyma taahhüdünde bulundu. Ne var ki, maalesef Türkiye bu taahhüdüne rağmen söz konusu kararları büyük ölçüde uygulamıyor.

Örneğin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi davalarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açık ve bağlayıcı kararları hiçe sayılıyor. Bunun temel nedeni, bu tür kararların Türkiye’deki merkeziyetçi ve baskıcı ideolojik yapı tarafından bir tehdit olarak algılanmasıdır. Bu, insan haklarının uygulanmamasına yönelik bir çabadır. Ancak bu tutum uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Sözde “yerli ve milli yargı”ya yapılan sık sık vurgu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu slogan, evrensel hukuk ilkelerinden bir kopuşu ve yargının siyasi amaçlarla araçsallaştırılmasını simgeler. Popülist-otoriter rejimler bu tür söylemleri kasıtlı olarak kullanarak ideolojik hegemonya inşa etmeye çalışırlar. Gerçekte “yerli ve milli” ifadesi, evrensel değerlerden uzaklaşmayı meşrulaştırmayı amaçlayan, gerici, içe kapanık ve otoriter bir vizyonun örtmecesidir.

Kimlik Oluştuktan Sonra Asimilasyon Ters Teper

Dil, kültür ve temsiliyet alanlarında Kürt vatandaşlara yönelik baskılar ile birlikte belediyelere kayyım atanması, Türkiye’nin Kürt meselesinde demokratik bir çözüm yolundan uzaklaştığını mı gösteriyor? Bu yaklaşımın uzun vadede hem ulusal birlik hem de demokratikleşme üzerinde nasıl bir etkisi olacağını öngörüyorsunuz?

Prof. Dr. Baskın Oran: Nazizm, küresel ve Türkiye bağlamında artık öyle bir noktaya ulaştı ki, Türkiye’nin merkeziyetçi yapısının ve bunun Kürt vatandaşlar üzerindeki olumsuz etkilerinin sonuna yaklaştığını düşünüyorum.

Şöyle söyleyeyim: İkinci sınıf vatandaş muamelesi gören bir azınlığı asimile etmeye çalışabilirsiniz. Bu, tarihte sıkça görülen bir durumdur. Ama asimilasyonun bir sınırı vardır: O grup içinde kolektif bir kimlik oluşana kadar. O farkındalık bir kez ortaya çıktı mı, artık yapılan her asimilasyon girişimi ters teper ve sadece o grup kimliğini daha da güçlendirir.

Türkiye bu noktaya 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında ulaştı ama bunu fark edemedi. Bugün ise dış dinamiklerin de etkisiyle bu kolektif farkındalık çok daha görünür hale geldi. Bu bağlamda, Suriye’nin kuzeydoğusundaki özerk Kürt yönetiminin altını çizmek gerekir. Bu yapı, dünyanın en güçlü ülkesi olan ABD tarafından destekleniyor ve Suriye rejimi tarafından da tanınıyor.

Türkiye’deki mevcut rejim, bu gelişmeden duyduğu endişeyle ikinci bir reform girişimi başlattı. Birinci girişim 1993 yılında Öcalan’ın ateşkes ilanıyla başlamıştı. Şimdi ise, 17 Temmuz 2025 tarihinde 30-40 PKK’lı mensubun sembolik bir törenle silah bırakması planlanıyor. Bu, Türkiye için çok önemli ve olumlu bir gelişmeye işaret ediyor.

“Buna Sadece ‘Demokratik İdare’ Diyelim—Kimseye Zarar Gelmesin”

Erdoğan yönetiminin dış politikası, sıkça iç politikada meşruiyet üretmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Türkiye’nin Batı değerlerinden uzaklaşarak “Rusya benzeri” bir modele yönelmesi, dış politika refleksleri açısından faşizme benzerlik taşıyor mu?

Prof. Dr. Baskın Oran: Şimdi dikkat ederseniz, Erdoğan’ın çok iyi ilişkiler kurduğu iki lider var: Trump ve Putin. Biri Amerika’nın, diğeri Rusya’nın başında. Bu iki ülke, her ne kadar azılı rakipler ve sürekli birbiriyle çatışma halindeyseler de, Erdoğan her ikisiyle de yakın ilişkiler kurmayı başardı. Peki bu iki liderin ortak özelliği nedir? Her ikisi de otokratik rejimler kurmuş ya da kurmaya çalışan figürlerdir. Diyeceklerim bu kadar.

Son olarak, güncel gelişmeleri göz önüne aldığınızda, Türkiye’deki rejimi kavramsal olarak nasıl tanımlarsınız? Faşizm, otoriter popülizm, rekabetçi otoriterlik ve otokrasi gibi terimler arasında sizce hangisi bugünün Türkiye’sine en çok uyuyor? Neden?

Prof. Dr. Baskın Oran: Aslında bunu daha önce de konuştuk. “Demokratik idare” diyelim, kimseye zarar gelmesin—olur mu?

Önceki Yazı