
Şu meşhur Ankara Zirvesi’nin doruğa ulaştırdığı zavallılıklar Türkiyelilerin içini daha bi kararttı.
Başlıca özellikleri hukuk tanımama ve megalomani olan uluslararası liderin yerli ve milli lidere sürekli ilan-ı aşk etmesi ve onun da utanacak yerde bunu meşruiyet ithali sayıp iftihar etmesi ve “bilmukabele efendim”lenmesi.
Bu büyük sevdanın ilk ayağının amacı, Netanyahu denilen adamın sonsuz şımarıklıklarını Erdoğan’ı devreye sokarak biraz durdurmak istemesi. İkinci ayağının amacı ise, çok ihtiyaç duyduğu meşruiyeti bu vesileyle ithal etmek.
Bütün üst düzey ziyaretlerde önce Anıtkabir ziyaret edildiği halde, “Bu resmî değil, bir çalışma ziyaretidir” deyip Anıtkabir’in atlanarak Anıtkülliye’nin ziyaret edilmesi.
Çalışma ziyaretlerini resmî ziyaretlerden ayıran başlıca husus, sadece çalışmanın özel konusuna odaklanabilmek için her türlü faaliyetin (tören, ziyafet vs.) minimumda tutulmasıdır. Oysa burada Ankaralıların canına okuyan enva-i tür gösteriler, büyük ziyafetler, park kapattıran sabah idmanları vs. gırla gitti.
Ziyaretçilerin neredeyse tamamı Gayrimüslim olduğu halde, o mükellef ziyafetlerde içki ikramı yapılmadı. Ve bu rezaletin marifetmiş gibi 2014’ten beri uygulandığı AKP’li Mustafa Varank tarafından ilan edilerek şöyle dendi: “Bundan rahatsız olan bir tane yabancı devlet adamına da rastlamadım. Misafir ev sahibine tabidir.”
Orijinal deyimdeki “Misafir ev sahibinin kölesidir” ibaresi burada kibarlıktan “teba”ya çevrilmiş, şükür.
Ve bu arada ev sahibi, kölesi olan misafir’e, imalatçı Küssan şirketinin 2010’da batması üzerine Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) depolarına kaldırılmış tabancaları 6 adet mermi eşliğinde hediye etti.
Etti de, bu büyük hediye, teba misafir’in canına okudu. Kendi ülkesine girerken başına katmerli sınır ve gümrük sorunları çıkardı. Tabanca ve mermilere polis el koydu. Geçen hafta konuşmuştuk.
***
Bütün bunlar Türkiyelileri utanma-ötesi durumlara gark ederken niye şükrediyoruz?
Çünkü hiç olmazsa bizim büyüklerimiz gidip Suriye’nin kuzeyini bombaladıkları zaman karşı çıkanlara sebep olarak buranın PKK üssü olduğunu söylüyorlar; “Türkiye’nin egemenliği sınırlanıyor” gülünçlüğünü sergilemiyorlar.

1975’de ABD vatandaşlığı alan Kübalı bir ailenin çocuğu olarak 1971’de Miami’de doğup otomatik olarak ABD vatandaşı olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “mühtediler [dönmeler] daha mutaassıp olur” kuralına uygun hareket ediyor ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) kapatılmasını talep ediyor.
Sebep?
Sebep, 2002’de savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakmak üzere kurulan uluslararası mahkeme UCM’nin, Filistin’deki İsrail eylemlerine inceleme başlatması. Daha büyük suç olarak da, Netanyahu ile Savunma Bakanı Y. Gallant hakkında tutuklama emri çıkartması.
Netahyahu malumumuz. Asker kökenli Gallant’a gelince, “Lübnan’ı Taş Devri’ne döndürmekten çekinmeyeceğim” ve “Gazze’de elektrik, yiyecek, su, yakıt olmayacak. İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket edeceğiz” demesiyle tanınıyor.

Ama Bakan Rubio bunları değil, başka bir sebebi gösteriyor UCM’nin kapatılması için: ABD’nin askerî operasyonlarına müdahale ederek ülkenin egemenliğini riske atmak.
Yani ABD’nin Venezuela’ya girip Başkan Maduro ve eşini yatak odasından cart diye tutup kaçırmak, İran’a durup dururken ve sürekli saldırmak, Küba başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerini sürekli işgal tehdidinde bulunmak; bütün bunlar Bakan Rubio’ya göre “ABD egemenliği”nin olmazsa olmaz unsurları.
Uluslararası hukuk diyorsak, UCM sadece insanlığa karşı suç işleyen bireyleri yargılama yetkisine sahip; devletleri değil. Üstelik ABD, UCM’nin yetkisini kabul etmedi; taraf 125 devlet arasında bulunmuyor.

Bakanı böyle konuşursa devlet başkanı nasıl konuşur? Uluslararası boğazların açık olmasını isteyen Trump, tüccar olduğunu hatırlayıveriyor:
“Bugünden itibaren ABD, ‘Hürmüz Boğazı’nın koruyucusu’ olarak anılacak ve dünyanın bu son derece istikrarsız bölgesine güvenlik ve emniyet sağlamak için gerekli olan tüm masraflar karşılığında, sevk edilen tüm yüklerin yüzde 20’si oranında ücret alacak” diyor. İlave de ediyor:
“Boğazın koruyucusu olacağız. Belki de buna ‘boğazın koruyucu meleği‘ deriz.”
Sonra, her zaman her konuda yaptığı gibi vazgeçiyor ve önceki sözlerini anımsatmak isteyeceklere karşı önlemini alıyor:
“Ancak bu [%20], yalnızca İran limanlarına giden veya buralardan gelen gemileri ya da İran yükü taşıyan gemileri kapsayacak. Bir anlaşmamız vardı ve İran bunu bozdu. Hürmüz Boğazı’nı korumak için ücret alacağız.”
Geri zekalılığın en başta gelen özelliği, başkalarını geri zekalı saymaktır. Gemiler oraya İran’dan petrol almak için gitmesin de ne için gitsin be adam?
Ardından, bir daha karar değiştiriyor:
“Daha önce duyurduğumuz %20 ödemeyi, Körfez ülkelerinin ABD’de yapacakları yatırımlarla değiştirme kararı aldım. Bu yatırımlar çok büyük olacak ve Körfez ülkelerinin geleceği açısından son derece faydalı olacak.”
Ardından da, ne ilgisi varsa, konuşmasını şöyle bitiriyor:
“Ankara’daki NATO Liderler Zirvesi olağanüstüydü. Dürüst olmak gerekirse, tam bir sevgi şöleniydi. İnanılmazdı“.
Tekrar etmeme izin verirseniz, geri zekalılığın en başta gelen özelliği, başkalarını geri zekalı saymaktır.
***
Şükür yarabbi halimize, büyüklerimiz hiç olmazsa bu türden geri zekalılıklar yapmadıkları için.
Ve Türkiye’nin ABD gibi bir dünya devleti olmadığı için, tabii.
