Baskın Oran

Hangi 12?

Atilla İlhan işte bu “Hangi”yi yazmayı akıl edememişti. Ben edeyim. Bir darbe söylentisidir gitmeye başladı. Bugün bu söylenti üzerine yüksek sesle düşünmek istiyorum. Siz de katılmak ister misiniz?

Söylentinin çıkmasının çeşitli nedenleri var. Bir kere, şu andaki durum, 12 Eylül öncesi durumu (en azından “gündelik” ölü sayısı açısından) çoktan geride bıraktı. İkincisi,  buna bir de  “bölünme sendromu” eklendi. Üçüncüsü, gerek yasama gerekse yürütme organı çözüm üretemiyor. Özellikle Başbakan Çiller,  bu Kürt Sorunu lafını ömrü billah hiç işitmeden başbakan olmuş izlenimi bırakıyor. Bask Modeli konusunda sıkıştırılınca Üç Maymun’u oynayışı bunun en açık kanıtlarından yalnızca biri. Cumhurbaşkanı ise, şortlu resim çektirme dışında zerre kadar değişmediğini kanıtlama çabası içinde, hep aynı şeyleri yineliyor.

Diyebilirsiniz ki, “Merak etme, bişey olmaz. Orgeneral Güreş’in genelkurmay başkanı yapılması ve yaş haddini (65) geçtiği halde süresinin uzatılması boşuna mı? Kendisi  ‘su geçerken at değiştirilmez’ felsefesinden çok, sivil otoriteye saygılı bir asker olarak tanındığı için bunlar yapıldı”.

Bence bunu demeyin. Çünkü  1980 öncesi Kenan Evren örneğini verirler, söyleyecek söz bulamazsınız. Yani, iç ve dış koşullar oluştuğu zaman, “emir-komuta zinciri”nin başında bulunanın kim olduğu o kadar da önem taşımıyor.

Yüksek sesle düşünmeye devam edelim. Nasıl bir darbe gelecek deniyor? Çünkü, bizde askeri darbe deyince hemen 12 Eylül anlaşılıyor. Oysa,  bu kadar bataklık bir araziye ordu kendi adına ve kendi başına girmek istemiyor. Üstelik, darbelere şerbetli bir sivil kişi de cumhurbaşkanlığı  koltuğundayken. Peki?

Unutmuş görünüyoruz ama, Türkiye özgürlükleri kaldıran bir darbe daha yaşadı geçmişte: 12 Mart. Bu darbede ordu, yönetimi kendi eline almadı;  sivil yönetimi korkutarak bütün istediklerini Meclis ve Hükümet’e dikte etti. Özgürlükleri bu yöntemle kısıtladı. Meclis ve hükümet de (hatta, koskoca İsmet İnönü de) “Aman, askerler gelir, özgürlükler daha kısıtlanır” diye dizginleri komutanlara teslim ettiler.

Şimdi bakıyoruz, bugün de benzer bir hava esiyor. DYP içinde “Şahinler” denilen özgürlük akbabalarını bir kalemde geçsek bile, bu partiden birçok iyiniyetli milletvekili aynı havaya kapılmış, Terörle Mücadele Yasası’nı Takrir-i Sükun’a,  DGM’leri de İstiklal Mahkemesi’ne benzetmeye  yatkın gözüküyor. 12 Mart olmasın diye. Oysa, Takrir-i Sükun düzeni ve İstiklal Mahkemeleri de Kürt milliyetçiliğini engelleyememişti. Üstelik, uluslararası ortamın Ankara’ya olağanüstü avantajlı olduğu 1930’larda! Tersine, bugün görüyoruz ki, bu düzen Kürtleri bilemişti.

Demek ki, korkunun ecele faydası olmadığı gibi,  12 Mart’ın da 12 Eylül’e faydası yok. Yani, 12 Mart’a “yatarsan” 12 Eylül’den “sıyırırsın” diye bişey yok. Tam tersine olan iki şey var.

Birincisi, 12 Mart 1971’i yapan ordu, 12 Eylül 1980’in kostümlü provasını başarıyla yaptığını memnuniyetle farketti. İkincisi, 12 Mart’ta uygulanan devlet şiddeti, Kürt milliyetçilerinin inanılmaz biçimde bilenmesi ve bilinçlenmesi sonucunu doğurdu. Hem, Kürt milliyetçiliğinin belli başlı tezleri Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) davasında yapılan siyasal savunma sırasında üretildi, hem de halka gözdağı vermek için sıklaştırılan  askeri manevralar  Kürt halkının devlete olabildiğince yabancılaşmasına “yaradı”.

Buraya kadar anlaştık mı? Bu konu, önemli konu. Yarın devam edelim.

 

Yarın:  “Şahin” falan değil, “akbaba” bunlar !

 

Önceki Yazı
Sonraki Yazı