
11 Ocak Pazar günü, Tunceli Kanunu’nun 90. yılı münasebetiyle İstanbul’da bir sempozyum yapıldı.
Prof. Bülent Bilmez’in girişimiyle başlatılan bu toplantının adresi, ilk önce, İsmail Beşikçi Vakfı’nın da katkısıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi (İBÜ) santralistanbul kampüsü olarak bildirilmişti. Fakat Can Holding’e yapılan operasyonun ardından üniversiteye atanan kayyım yönetimi bu etkinliği iptal etti.
Bu durumda sempozyum Vakıf’ta, yine İBÜ Türkiye Kültürleri ortaklığıyla yapıldı. Benden 6 yıl önce mezun Mülkiyeli ağabeyim İsmail Beşikçi Hoca’nın onuruna.
Kendisinin 1977’de yazdığı ama ancak 1990’da (ve ancak Ragıp-Ayşe Nur Zarakolu’nun tabu kırıcı Belge Yayınevi tarafından) yayınlanabilen ana yapıtı Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi temasıyla.
Ben çevrimiçi olarak katıldım ve “Terteleye Giden Süreç” adlı powerpoint destekli bir tebliğ sundum.
Şimdi, Dersimlilerin “Tertele” dedikleri o hadiseyi görelim:

Genelkurmay’ın E. Kur. Albay Reşat Hallı imzasıyla yayınladığı “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar’da (Kaynak Yay., 1992) 18 ayaklanma var; 1’i 1930 Menemen’deki İslamcı hareket, 17’si Kürt hareketi.
Dersim olayının adı da “Tunceli (Dersim) Tedip Harekâtı 1937-38” diye geçiyor (s. 153-319). Tedip, yani edepli kılmak, yola getirmek. Gen-Kur terminolojisinde bile Dersim “isyan” diye geçmiyor.
Çünkü T.C. boyunca sadece 3 tane Kürt isyanı var: 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1984 PKK. Diğerleri “tedip harekâtı”.
Şeyh Sait isyanının ardından çıkarılan, Cezalandırma ve Asimilasyon gibi iki ana temadan oluşan Şark Islahat Planı (24.09.1925) uygulamasından sonra; siviller, askerler ve her türlü yargı üzerinde 1927-1952 arasında kesin otorite sahibi bölgesel valilikler demek olan Umumi Müfettişlikler kuruluyor.
***
Osmanlı’dan bu yana yarı özerk olan Dersim bu ortamda ele alınıyor.
Bu konuda 1926’da iki temel öneri var: 1) Islahat: Okul ve hastane götürülelim, tarımı destekleyelim, Dersimlileri kazanalım; 2) Fütuhat: Dersim bir çıbanbaşıdır, derhal halledilsin.
Rejimin önde gelen şahısları ikinci öneriden yana:
Mareşal F. Çakmak: «Dersim’i bir koloni gibi ele alıp idare etmek lazımdır» (kayıt altında 100 tane basılan Dersim kitabı)
Başvekil İsmet Paşa: “Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31.08.1930).
Adliye Vekili M. E. Bozkurt: “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” (Milliyet, 19.09.1930).
İkinci öneri, yani Fütuhat kabul ediliyor.
İ. İnönü’nün başbakanlığında yürütülen birinci Dersim harekâtını (1937) Atatürk Trabzon’da harita üzerinde planlıyor ve yönetiyor. İkinci harekâta (1938) karşı çıkan İnönü yerine Celal Bayar başbakan olacak ve harekâtı yürütecektir; Atatürk o sırada Adana ve Mersin’dedir.
***
Peki, Dersim niye “isyan” diye takdim ediliyor?
Dersim fazlasıyla farklı bir yer. Sünni Şafii olan diğer Kürtlerden çok farklı. Halkı Zaza, dili Dımılî, en önemlisi de dini Alevi. 1915’te 20.000 Ermeni’yi katliamdan kurtardıkları hâlâ dillerde.
Cumhuriyet’le hiçbir sorunları yok. 1926’da Ankara’daki buluşmaya tüm aşiret liderleri katılmış. 1936’da 9.000 küsur silah teslim etmişler. Daha Türkler şapkaya alışamamışken hepsinin kafasında foter şapka.
1924’te Hilafet kaldırılınca (ki bu olay Şeyh Said isyanının tetiğini çekmiştir), kadim Sünni baskısı bitti diye çok seviniyorlar. O kadar ki, Aleviler Hz. Ali ile Atatürk’ün resimlerini yan yana asarlar. Çünkü Atatürk, Hz. Ali’nin reenkarnasyonu, yani yeniden dünyaya gelmişi. Günümüze kadar hep CHP’ye oy atıyorlar.
Böyle bir halkı aşağıda bikaç kelimeyle anlatacağım büyüklükte bir katliama tabi tutabilmek için, Türk ulus-devletine “isyan” lazım.
Niye katliam? Çünkü I. Dünya Savaşından sonra imparatorlukların yerine kurulan bir devlet türü olan Ulus-Devlet, kuruluşu 1789’a dayanan Ulusal Devlet’ten çok çok farklıdır. T.C.’de kendini Hanefi, Sünni, Müslüman, TÜRK olarak tanımlayan bu yeni “Millet-i Hakime” tamamen merkeziyetçidir. Bölgesel farklılıklara izin vermez. Kendisi dışındaki etno-dinsel grupları asimilasyona tabi tutar, asimile edemeyeceklerini de etno-dinsel temizliğe uğratır.
Dersim asimile edilebilir bir yer değil. Değil ama, çıbanbaşı da değil. Sadece, dışarıya kapalı bir kutu. O kadar.
Ama bu, Ulus-devlet düzeninde çıbanbaşı olmaktan büyük suç.

Yukarıda, Dersim’de isyan yoktu, demiştim. Bunu ben değil, devlet diyor:
Aralık 1936’daki “Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları”ndan okuyoruz (Hazırlayan: B. Varlık, Dipnot Yay., 2010):
s. 29: “Şimdiye kadar hükümet kuvvet ve nüfuzunun giremediği; Kürtlüğün ve şekavetin merkezi sayılan Dersim, … Türkiye Cumhuriyeti camiasının fethedilmiş ayrılmaz bir parçası haline girmiştir. Bölge asayişinde %99 nisbetinde salah vardır”.
s. 71: “1934-36 yıllarına ait istatistikler üzerinde yapılan tetkikler, umumi müfettişlik bölgelerinde olguların [olayların] gittikçe azaldığını, hatta bazı yerlerde asayiş istatistiklerinin 1936 sütunlarının rakamsız hale gelmiye başladığını… göstermiştir”.
s. 180: “Tunceli mıntıkası: Şükranla arzederim ki asayiş noktasından %99 salah bulmuştur”. (s. 180).
Yani Dersim olayı, bırakın isyanı, asayiş olayı bile değil.
***
Ama bu toplantıdan 1 yıl önce çıkarılan Tunceli Kanunu (1935) böyle demiyor. Onu, Dersim Tertelesi’ne giden 4 boyutlu Dersim harekât planı bağlamında izleyelim:
1) Maddi altyapı boyutu: Demiryolu politikası
2) Toplumsal boyut: 1927 ve 1934 İskân yasaları
3) İç hukuksal boyut: 1935 Tunceli Kanunu ve 1936 4. Umumi Müfettişlik
4) Uluslararası hukuk boyutu: 1937 Sadabat Paktı.
***
1) Maddi Altyapı Boyutu: Demiryolu politikası:
Onuncu Yıl Marşı şöyle der: “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan.” Oysa, örülen Dersim’in çevresidir.
Çünkü tek parti döneminde yapılan toplam 3.578 km demiryolunun 3.208 km’si Ankara’nın doğusunadır. Halbuki orada ticaret ve satılacak ürün yoktur; çok zor ekonomik koşullarda yapılan bu çok pahalı yatırımın tek amacı Dersim’i kuşatmaktır.
Nitekim TCDD sitesi şöyle diyor: “[Demiryollarının] Milli güvenlik ve bütünlüğün sağlanması amacına dönük olarak ülkeyi sarması hedeflenmiştir.” Yani, oraya asker sevkini kolaylaştırmak için.
Nitekim III. Napoléon’un Paris Valisi Baron Haussmann (1860’lar), daha otomobilin yollara çıkmadığı dönemde, işçi sorunlarının çıktığı kuzey Paris’e kolayca ordu sevk etmek için 70 m. genişliğinde yollar açmıştır (ör. Champs-Élysées),
Artık Dersim, batıdan Sivas’a (1930) ve Malatya’ya (1931), güneyden Elazığ’a (1934) ve Diyarbakır’a (1935), kuzeyden de Erzincan’a (1937) ulaşan demiryollarıyla sarılmış durumdadır. Harekâtın 1937’de başlamasının sebebi budur.
***
2) Toplumsal Boyut: 1927 ve 1934 İskân Kanunları:
Harekâtın başlamasından önce Dersim’in etrafı boşaltılıyor. Kürtler asimilasyon için batıya sürülüyor, yerlerine muhacirler yerleştiriliyor. Çarşıda pazarda Kürtçe yasaklanıyor.
***
3) İç Hukuksal Boyut: 25.12.1935 Tunceli Kanunu ve 1936 Dördüncü Umumi Müfettişlik:
Tunceli Kanunu açıkça bir askerî diktatörlük yasasıdır; apayrı bir “hukuk” düzenidir:
Vali, korgeneral rütbesinde bir askerdir (“Korkomutan”): Abdullah Alpdoğan. Kendisi, Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı.
(Bu Sakallı Nurettin Paşa, Atatürk’ün öldürtmek zorunda kalacağı Topal Osman’la birlikte 1921’de Pontuslu Rumlara, Koçgiri’de de Kürtlere yaptığı katliamlarla öne çıkıyor. 1922’de İzmir’de Rum Metropolitini linç ettiriyor. İki ay sonra İzmit’te, o sırada Ankara hükümeti aleyhine yazı yazan gazeteci Ali Kemal’i, Ankara’ya yargılanmak için gönderilmek üzere bekletildiği tren garında, sivil giydirdiği erlere linç ettiriyor).
Korkomutan, kişileri ve aileleri ayrı yerlere sürmeye yetkilidir (md. 31). Memurların yerine muvazzaf subay atayabilir. Mahkemenin kararı kesindir, temyiz edilemez (md. 30). İdam hükümleri TBMM’ye gitmez, Korkomutan’ın onayıyla infaz edilir (md. 33). İddianame sanıklara önceden tebliğ edilmez; duruşmada öğrenirler (eğer Türkçe biliyorlarsa) (md. 18).
Dava sürecinde avukatlar yer almaz. Lozan Md. 39/5’in açık hükmüne rağmen, Türkçe bilmeyen sanıklara çeviri yapacak tercüman bulundurulmamıştır. Bu nedenle, idama nezaret için gönderilen Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in Anılarım’da (İstanbul, Yılmaz Yay., 1990, s. 46-55) çok net anlattığı şeyler arasında şu da bulunmaktadır ki, kararda “idam” teriminin geçmediğini duyan sanıklar (bunun yerine “ölüm cezasına çarptırılmıştır” kullanılıyor) ‘İdam tünne’ [idam yok!] diye sevinçle bağırmışlardır.
18 yaş altı ve 65 yaş üstü kişiler hakkındaki ölüm cezası infaz edilmediğinden, 74 yaşındaki Seyit Rıza yaşı küçültülerek, oğlu ise 16 yaşında olduğu için yaşı büyültülerek asıldı.

4) Uluslararası Hukuk Boyutu: 8 Temmuz 1937 Sadabat Paktı:
Sadabat Paktı Türkiye’de her derece okulda, Mussolini’nin Akdeniz’deki emellerine karşı Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan bir pakt olarak öğretilir. Biz de Mülkiye’de böyle öğrendikti.
Sonraları uyandık ki İran, Irak ve hele de Afganistan’ın Akdeniz’le ilgisi yoktur. Pakt, ilk üç ülkedeki Kürt meselesi nedeniyle imzalanmıştır. Tek önemli maddesi de Md. 7’dir:
“Bağıtlı taraflardan her biri; kendi sınırları içinde, diğer bağıtlı tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya siyasal rejimini bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler veya örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi yükümlenir.”
Böylece Irak ve İran’a kaçabileceklerin iadesi sağlanmış, artık Tertele’ye giden yol açılmıştır.

“Dersim’e sefer olur, zafer olmaz. İlkbaharda gelirler, sonbaharda giderler. Sel seferleridir bunlar” demeye alışmış Dersimliler bu seferkinin farklı olduğunu seziyor. Seyit Rıza, oğlu İbrahim’i Korkomutan Alpdoğan’a yolluyor. İbrahim dönerken öldürülüyor. Bunun üzerine Dersimliler bir karakolu basıyor, 20-21 Mart 1937 gecesi ahşap Harçik Köprüsünü yakıyor, telefon hatlarını kesiyor.
Gerisi malum. Korkomutan Alpdoğan iki saldırı yapıp püskürtülünce, Diyarbakır’dan Sabiha Gökçen’in öncülüğünde uçak filoları kaldırılıyor.
İkinci harekâttan kurtulanların durumunu, o zamanlar gazeteci olan Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği demeçte Çağlayangil anlatıyor:
“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı mağaraların kapısından. Bunları fare gibi zehirledi. Ve 7’den 70’e o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu…”
Zehirli gazın savaşlarda kullanımı 1889 Lahey Sözleşmesi’nden beri yasak ama, devletin kendi vatandaşına kullanmasına bir yasak yok. Uzun yıllar sonra Saddam da kendi Kürtlerini gazlayacak.
Mahkeme aşamasına gelince. Direnen savcıya rapor aldırtılacak. Evlerinden getirtilen yargıçlara, Pazar günü açtırılan Adliye’de Seyit Rıza’nın idam hükmü peşinen verdirtilecek. Çağlayangil bunları açık açık yazıyor ve ekliyor: “Ben bunu halletmek için Hükümet tarafından buraya gönderilmiştim” (s. 46-50).
Sonuçta, dönemin en modern silahları kullanılacak, resmî kaynaklara göre 13.850 kişi, diğerlerine göre 50.000’e yakın insan öldürülecek. 11.818 kişi sürgün edilecek.
Öldürülenlerin kızları subay ailelerinin yanına evlatlık verilecek. 1885’ten itibaren Avustralya devletinin Aborijin çocuklarını alıp asimile olsunlar diye İngiliz ailelerin yanına hizmetçi vermesi gibi. O kadar uzağına da gerek yok; 1915’teki Ermeni çocukları gibi.