
CB Erdoğan, 25 Ekim günü şöyle dedi: “Bugün barış denince, huzur denince, istikrar denince akla ilk Türkiye geliyor. Şefkat ve merhamet denince, adalet denince zihinlerde ilk bu aziz millet canlanıyor.”
Göze batmayan, siyasete girmeyen, dürüstçe bilimsel kitaplarını yazan ve derslerini veren bir kadın hukuk profesörü arkadaş var. Geçen hafta aradı, sabahın 5’inde kapısı çalınmış:
– Hocammm, bu sabah bizim kapı çaldı. Yüreğim ağzıma geldi. Aha dedim, beni de götürüyorlar. Sürünerek kalkıp açtım. Meğer Yemek Sepeti değil miymiş!
– Ne arıyor Yemek Sepeti sende o saatte?
– Yan dairedeki doktor çift hastaneden nöbetten gelmişler ve yemek istemişler. Onlarınki yerine bizim kapıyı çalıyor uykulu kurye yanlışlıkla. Nabzım bütün gün düzelmedi vallahi.
– Vay vay vay! Ama senin götürülmen için hiçbir sebep yok ki. Ama gel de o saatte bunu düşün!
Bu profesör arkadaşımın yaşadığı bu olay, bu ülkede “barış, huzur, istikrar, şefkat, merhamet, adalet” kavramlarının pek öyle olmadığını, hatta tersi bir durumun hüküm sürdüğünü düşündürüyor.

Bu terslik durumunu ana hatlarıyla özetleyelim:
Kayyımlamalar:
Şu günlerde 102. yılını kutladığımız Cumhuriyet demek, kısaca, dürüst seçim demektir. İktidarın seçilmişleri çeşitli yöntemlerle görevden alması ve yerlerine kendi çizgisindeki memurları getirmesi mutlakiyet anlamına gelir.
Kürt belediye başkanlarından başlandı, ardından da buna o zaman gıkını çıkarmayan CHP’nin başkanlarına kayyım atanmaya başlandı.
Üstelik, bırakalım hukuk’u, kanun bile dinlemeden. Son olarak, Mardin’deki davada beraat eden Ahmet Türk’ün göreve dönmesi beklenirken, kayyımın görev süresi uzatıldı.
Üstelik A. Türk, S. Demirtaş gibi “Seni başkan yaptırmayacağız” filan dememişti; tam tersine, Sabah gazetesine 3 Kasım’da Erdoğan hakkında şöyle konuşmuştu:
“Cumhurbaşkanı bu süreci desteklediği için süreç ilerliyor. Her şeyi hesaplıyor, gelebilecek eleştirileri bile göz önünde bulunduruyor. Bugüne kadar Mustafa Kemal dışında devletin bütün kurumlarında etkin gücü olan Sayın Erdoğan oldu.”
Üstelik, bir ay öncesine kadar sadece TBMM’yi değil, belediyeleri de sembolik hale getirecek bir tür “belediyelere merkezî kayyım” planından söz edilmekteydi. Fakat 1 Ekim’de TBMM’ye getirilmesi planlanmış böyle bir müdahalenin DEM’le kurulan ilişkiyi bozacağı ve bunun da “çözüm süreci”ni baltalayacağı korkusuyla geri çekildiği haberleri dolaşıyor şimdi.

Muhalefetin Budanması:
a) E. İmamoğlu 230 gündür “içeride” iddianame beklerken, CHP’li belediye başkanları çeşitli yöntemlerle AKP’ye transfer ediliyor. Son haftalarda 7 tanesi AKP’ye kaydoldu.
11 Kasım’da açıklanan 4.000 sayfalık İBB iddianamesinde İmamoğlu hakkında 27 suçlamadan 828 yıldan 2.352 yıla kadar hapis talep edildi. Ayrıca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına CHP’nin kapatılması için ihbarda bulunuldu ve CHP İstanbul il binasına el konması istendi.
b) Özellikle CHP’li milletvekilleri hakkında TBMM’ye sevk edilen 12 adet fezleke var. Ayrıca, Özgür Özel hakkında 7 ayrı fezleke hazırlandığı bilgisi geliyor.
c) E. İmamoğlu’nun ailesine de bulaşılıyor. Babası ve oğlu hakkında adli kontrol kararı çıktı. Dilek İmamoğlu’nun diplomatik pasaportu iptal edildi. İBB iddianamesinde İmamoğlu’nun, babası Hasan İmamoğlu’nun ve oğlu Selim İmamoğlu’nun dahil olduğu 36 kişinin şirketlerine el koyma talep edildi.
Tabii ki böylesi durumlar dış ilişkilere de yansıyor:
Kanada’ya ilticalarda Kürt, Alevi veya Gülenci olma dışında şimdi de CHP üyeliği “baskı altında kimlik” kabul edilmeye başlandı.
Avrupa Parlamentosu 2025 raporu Türkiye’de yargı bağımsızlığındaki zayıflamaya, muhalefete yönelik baskılara ve demokratik standartlardaki ciddi gerilemeye dikkat çekti.
***
Muhalif Basını Sürekli Taciz:
Ankara’da İstinaf, Ekim 2022’de gözaltına alınarak Temmuz 2024’te “örgüt üyeliği”nden yargılanan 11 gazeteciden 7’sine verilen 6 yıl 3 ay hapis cezasını 31 Ekim’de onadı.
Bunun hemen öncesinde yani 15 Ekim’de İHA muhabiri Sebahattin Yum, “Valiye şemsiye var, gazilere yok” haberini yaptığı için, olayı görüntüleyen meslektaşı Erhan Tunç da olayı görüntülediği için gözaltına alınmıştı.
Hemen ardından yani 6 Kasım’da da 5 gazeteci (S. Yalçın, Ş. Sevinç, R. Çakır, Y. Oğhan, B. Çolak), haklarında gözaltı kararı olmadığı halde “yalan bilgiyi alenen yayma” ve “bilerek ve isteyerek örgüte yardım etme” nedeniyle şafak operasyonuyla evlerinden alındılar, telefonlarına el kondu, yurt dışına çıkmaları yasaklandı.
Sonra, serbest bırakıldılar.
***
Yargıda ve Hukukta Kaos:
CB Erdoğan 5 Kasım’da “Bu ülke yargı ülkesidir. Yargı ne derse ona uyarız” dedi, “hukuk ülkesi” anlamında. Ama bırakın hukuk ülkesini, kanun ülkesi bile değiliz.
Çünkü ana kanun olan Anayasa’nın 90/5 maddesine bizzat Başbakan Erdoğan tarafından Mayıs 2004’te getirilen “temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası antlaşma hükümleri ulusal kanunlara üstündür” anlamındaki son cümleye rağmen mahkemeler AİHM kararlarını uygulamıyorlar.
Aynı durum, verdiği yeniden yargılama kararları (ör. Tayfun Kahraman) “süper temyiz olmadığı” ve “yetki gaspı yaptığı” gerekçeleriyle AYM kararlarının da başına geliyor.
Adalet Bakanı Y. Tunç AİHM kararlarının %91 oranında uygulandığını söylüyor. Hemen ardından ortaya çıkıyor ki, imzacı devletin mevzuat veya yargı pratiğinde köklü reformlar yapmasını gerektiren “öncü kararlar” (leading cases) bakımından bu oran %68’dir ve Türkiye bu oranla, Avrupa ortalamasının 13 puan altında, 47 ülke arasında 39’uncu sırada yer almaktadır.
Kritik soruşturmaları İstanbul merkezli başlatan Başsavcı’nın Lüksemburg’daki bir kamu şirketinden 9 ay boyunca maaş aldığını belgeleriyle açıklayan Özgür Özel’e soruşturma açılıyor.
Ceza alıp almamanızdan bile önemlisi, şafak vakti kapınız çalınarak, üstelik gözaltı kararı olmadan gözaltına alınmanız; bunu biraz yukarıda örneklemiştim. Murat Yetkin bunun yöntemini ve amacını, burada özetlenmesi zor bir ayrıntıyla anlatıyor; tavsiye ederim okuyunuz.
Bu ve benzeri durumlar yüzünden, dünyanın en güçlü pasaportları arasında Singapur birinci iken, Türkiye pasaportu 51. sırada yer alıyor.

“Yanlış Bilgi Yaymak” İcadı:
Aslında bu yukarıdaki yargı ve hukuk kaosuna girer ama, acayiplik ötesi olduğu için ayrı yazmak istedim:
TCK Md. 217/A’ya göre “sırf endişe, korku veya panik yaratmak” amacıyla güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlıkla ilgili gerçeklere aykırı bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde yayan kişi” 1 ila 3 yıl ceza alıyor. Suçu “bir örgütün faaliyeti çerçevesinde” işlemesi halinde de bu ceza yarı oranında artırılıyor.
Çocukluğumuzda harıl harıl okuduğumuz Tom Miks’te miydi yoksa Teksas’ta mıydı, 70 yılı geçtiği için emin olamıyorum, bir tane “Binbir Surat” vardı. Ekmek içiyle yüzünü değiştirip cezaevinden bile elini kolunu sallayarak çıkmıştı.
İşte bu madde tam bir Binbir Surat. İsteyen savcının istediği habere ânında uygulaması çocuk işi. Zaten bir maddede “güvenlik, genel sağlık, kamu barışı” filan denmişse derhal alarma geçmek lazım.
Ve bu yüzden de ülkemizdeki genel atmosfere rağmen AYM bu maddenin ifade özgürlüğüne sınırlama getirdiğine, Yargıtay da “görünürdeki gerçekliğe uygun bir yayın” hakkında tazminat talebinde bulunulamayacağına karar vermiş.
Ama bir şafak operasyonuyla seni “mevcutlu olarak” alıp götürdüklerinden sonra neye yarar? Zaten, bu yüzden değil mi, bir tür sigorta olsun diye artık yayın organlarının her haberin başına mutlaka kocaman bir “İddia:” koymaları?
***
Bitirmeden önce iki tahminimi dile getireyim:
“Vilayet boyu bir rüşvet” hazırlanıyor olabilir. Çünkü adının “Yiğit Giresun” olması için Giresun’da 200.000 imza toplandı. Seçmen sayısının 350.000 olduğu söylenen bir yer için gözardı edilecek bir oy potansiyeli değil.
Atatürk hakkında yazılmış önemli kitapların başında gelen F. R. Atay’ın Çankaya’sında anlatıldığı üzere mezarını kendisine kazdırarak diri diri Gayrimüslim gömmekle ve ayrıca geminin kazanında canlı canlı yakmakla meşhur bir Topal Osman var. Rum ve Ermenileri katletmenin yanı sıra Ankara’da Milletvekili Ali Şükrü’yü de boğarak öldüren, sonunda Çankaya köşkünü de basınca Gazi M. Kemal tarafından ortadan kaldırılan bir Topal Osman’ın heykelinin dikildiği ilden bahsediyoruz.
İkincisi, bütün bu hukuksuzlukların ve kanunsuzlukların doğurduğu tepkileri bir miktar azaltmak için muhtemel bir “istim salma” gündemde olabilir. AİHM Büyük Daire’nin son kararına rağmen 9 yıldır içeride tutulan S. Demirtaş’ın, gazeteci A. Selvi’nin de aralarında olduğu AKP’liler ve D. Bahçeli tarafından desteklenen serbest bırakılması.
Bu, elbette, çok büyük bir zulmün durdurulması anlamına gelecektir. Ama diğer tamamen masum mazlumlar ne olacak? Başta Osman Kavala? Geziciler?
***
Böyle bir Türkiye’de, dünyanın en ilgisiz ve en masum insanı da olsanız, kapınızın sabah yanlışlıkla çalınmasını, CB Erdoğan’ın deyişiyle bu “barış, huzur, istikrar, şefkat, merhamet, adalet” ülkesinde nasıl karşılarsınız?