Baskın Oran

110 senedir yerinde sayan Ortadoğu üzerine düşünceler

2026 yılındayız ve 1916 yılından yani 110 sene öncesinden fazla uzaklaşmış değiliz.

1916’da İngiltere ve Fransa, Ortadoğu’yu (Osmanlı topraklarını) etki ve denetim altına alacak biçimde paylaşan Sykes-Picot anlaşmasını yaptılar.

Bu anlaşma, Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle bugünkü Türkiye dışarıda tutulmak şartıyla, ana çizgiler açısından hâlâ geçerli. Şu farkla ki, İngiliz-Fransız egemenliği yerine çok güçlü bir ABD egemenliği geçti.

Kürtler açısından düşünüldüğünde, aslında 1923’ten de uzaklaşmış değiliz. 1923 Lozan Barış Antlaşmasının getirdiği haritada Kürtler 4 ülkeye yani Türkiye, Suriye, Irak, İran topraklarına dağıtılmıştı.

Şu farkla ki, aradan geçen bir asır içinde, bu ülkelerin Kürtlere bir statü (ör. Bölgesel özerklik) tanımayı reddetmesi ortamında Kürtlük bilinci çok gelişti, hatta Irak’ta kurulan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi 2005 Anayasasıyla devlet tarafından da tanındı. Diğer yandan da Kürt hakları ve iddiaları Batı dünyasında önemli yer buldu.

Yavuz Baydar’ın, Alman Kafkasya uzmanı Uwe Halbach’ın bir incelemesinden yararlanarak blogu NAR’da geliştirdiği analiz var. Ortadoğu’daki Kürtlerin durumu açısından zihin açıcı:

Rusya Federasyonundan ayrılmak için silaha başvuran Çeçenistan sorununu halletmek için Kremlin, Çeçenlere anayasal hak tanımak yerine, 2011’de devlet başkanı olan Ramazan Kadirov’la adeta kişisel bir sözleşme yapıyor: Moskova’ya sadakat karşılığında Çeçenistan’a geniş iç yetki veren, hukuki-idari istisnalarla yürüyen bir çözüm.

R. Kadirov, Wikipedia’dan okuyoruz, babası Ahmet Kadirov Ruslara karşı savaşmış, sonra taraf değiştirerek Rusya’ya bağlılığını bildirmiş birisi. Kendisi de 8 çocuk babası ve bir büyük servet sahibi olmanın yanı sıra, insan hakları ihlalleri ve kadınlar ile LGBTİ’leri kamusal hayattan dışlamak nedeniyle İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ciddi eleştirilerine maruz kalmış bir politikacı. Tanıdık gelebilir.

Çatışmaları yönetme babında “Çeçen modeli”nin Türkiye ve özellikle de Suriye’deki Kürt meselesine uygulanacak yönleri var.

Özellikle PKK’nın A. Öcalan girişimiyle silah bırakmasından sonra Türkiye’de Kürtler konusunda Devlet’in tutumu bütünüyle değişti. Bu konu, hak ve yurttaşlık kavramları üzerinden kurumsal temsil ve hukuksal zemin yerine “silahsızlanma/itaat/güvenlik” kanalına transfer oldu ve tek bir arabulucu şahsın (A. Öcalan) üzerinden kişiselleştirildi. Kurumsal temsil olarak DEM Partinin marjinalleştirilmesiyle.

Çok önemli bir husus olarak da, “Komisyon” kurularak konunun mümkün olduğunca uzatılması yöntemiyle.

Şimdi de Komisyon raporunun gelmesi ve ardından da “geçiş süreci yasası taslağı’nın oluşturulması bekleniyor.

Suriye Kürtleri açısından bu olay çok daha kolay oldu.

Cihatçı Colani, 11 Eylül 2001 New York olayını düzenleyen El-Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra Cephesi kökenli HTŞ’nin lideri iken, ABD’nin yılda 200 milyon dolar ve ciddi miktarda silah teminiyle, Rusya’ya üs vermiş Nusayri (Alevi) Esad’ı birkaç günde düşürmüş ve devlet başkanı Ahmet Eş-Şara olmuştu. ABD’ye tam bağımlılığı asla gündeme getirmeyecek bir duruma gelmişti.

***

Özetle, Çeçenistan’daki R. Kadirov’un yerini, devlete karşı çıkmak açısından, Türkiye’de A. Öcalan, Suriye’de de Eş-Şara almıştı.
Bunun yanı sıra, ABD’nin mütecaviz başkanı ve Ortadoğu’nun tartışmasız egemeni D. Trump’la ilişki açısından, Türkiye’de CB Erdoğan ve Suriye’de Eş-Şara bu “kişisel” uyum düzeninin temel aktörleri durumunda.

Diğer yandan, Ruşen Çakır’ın Medyascope’ta, Doç. Arzu Yılmaz’ın da Erbil’den hatırlattığı gibi, ABD’nin çok güçlü egemenliğini sağlayacak ve İran’ı çevreleyecek “Sünni Hilali” vaziyetleri ortada.

Çünkü ABD’nin Ortadoğu’ya biçim vermesi olayının geçmişi güçlü: Türkiye açısından Türk-İslam Sentezi ile CB Erdoğan’ın asbaşkanı olduğu Büyük Ortadoğu Projesi, Körfez ülkeleri ile İsrail açısından da 2020 İbrahim Anlaşmaları.

***

Netice-i kelam:

İngiliz-Fransız egemenliği, hele de Rusya’nın Suriye’den dışlanmasıyla, çok güçlü biçimde ABD’ye geçti.

Bu düzen, geçmişin devam ettiricisi. Yani Kürtlerin Ortadoğu’da marjinalleştirilmesi ve yalnızca sorun çıkarmamalarını sağlamak temelinde bir düzen.

Oysa hem Kürtler bunca sene, yukarıda da söyledim, etnik bilinç kazandı, hem de Batı dünyası şu anda ne kadar Trump’ın altına yatıyor olsa da olsun, dünya genelinde hak ve özgürlükler açısından ciddi aşama kaydetti.

Düşünün ki AİHM kararlarına paçavra muamelesi yapıldığı, 110 solcunun komünizmden (yarabbi!) içeri atıldığı, E. İmamoğlu’nun bu sefer de “siyasal casusluk”tan (yarabbi!) ikinci defa tutuklandığı bir ortamdayız.

Böylesi bir ortamda Türk milliyetçisi MHP’nin Genel Başkanı D. Bahçeli, DEM Parti’nin söyleyemediği şeyleri destekleyicisi olduğu Erdoğan iktidarının bütün baskılarına rağmen tekrar tekrar söylüyor:

Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir”.

Buradan şu çıkar:

Ortadoğu’da Kürtlerin üniter devletin marjinalleştirme çabalarına “entegrasyon” adı altında tabi tutulmaya devam etmesi, artık tarihsel ve toplumsal olarak mümkün değil.

“Barış” isteniyorsa mümkün değil.

Üniter devlet, bu işleri bilmeyenlerin sandıkları gibi bölgesel özerklikler vermeyen devlet demek değil. Bölgesel özerklikleri merkezden veren ve gerekirse geri alan devlet demek.

Nitekim, kürsü arkadaşım Doç. Elçin Aktoprak’ın Devletler ve Ulusları, Batı Avrupa’da Milliyetçilik ve Ulusal Azınlık Sorunları (Ankara, Tan Yay.) kitabında yazdığı gibi; 4 parlamentonun, 4 hükümetin, 4 de başbakanın (Londra/merkez, Galler, İskoçya, K. İrlanda) bulunduğu B. Britanya ve K. İrlanda Birleşik Krallığı, K. İrlanda’ya verdiği yerel/bölgesel özerkliği 3 kere askıya alırken, 1 kere de geri almıştır.

Barış istiyorsak, üniter-federal devlet ayrımını tarihe gömmüş olan Bölgeli devlet kavramını artık öğrenmemiz yararlı olabilir. B. Britanya, Fransa, İspanya, İtalya huzura başka türlü değil, böyle kavuştular.

Bir ülkedeki halklar mutlu olurlarsa bir arada rahat yaşarlar, yoksa birbirlerini yiyebilirler rahatça.

Önceki Yazı
Sonraki Yazı